OBSESİF-KOMPULSİF BOZUKLUK (OKB)

p-w-wmn73572-unwanted-thoughts-ocd-lg

 

OKB NEDİR

Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB) kişinin günlük yaşamında yoğun kaygı  ve strese yol açan günlük yaşamını olumsuz etkileyen, tekrar eden takıntı veya düşüncelerle tanınabilen bir psikiyatrik rahatsızlıktır. DSM 5 tanı kitabında Obsesif ve Kompulsif Bozukluk olarak tanılanır.

Obsesyon takıntılı düşünce, fikir ve dürtüler iken kompulsiyon yineleyici davranış ve eylemlerdir. Bunlar kişinin isteği dışında gelişip yoğun kaygı stres ve azımsanamayacak hallerde yoğun depresyona neden olurlar.

Kişi, genellikle kaygıdan kaçınmak için, bu davranış ve düşüncelere sarılsa da aslında tam da bu takıntılı davranış ve düşünceler, o yaşanan yoğun kaygıyı yaratan ögelerden biridir.

Kaygı yaratan tekrarlayıcı düşünce ve bu kaygıyı azalttığı düşünülen tekrarlayıcı davranış arasında bir gerçekçi, tanımlanabilir, gözlenebilir bağ olmasına gerek yoktur.

Toplumda görülme sıklığı yüzde 1,5 – 2 arasındadır. Obsesif Kompulsif Kişilik Bozukluğu (OKKB) ile karıştırılabilir. OKKB´li bireyin algıladığı obsesyon ve kompulsiyonlar bireyin kişisel moral algısı, yaşayış biçimi ve ulaşmak istediği hedefleri ile uyumluluk gösterirken, OKB´li bireyde durum tam tersidir.  Depresyon, diğer kaygı bozuklukları, bipolar bozukluk, otizm, tourett, yeme içme bozuklukları gibi diğer rahatsızlıklarla birlikte görülebilirler. (Korku ve kaygılarımız) 

Orta ve geç ergenlik dönemlerinde başlayıp ( erken ergenlik döneminde ortaya çıkan vakalar da vardır) kadınlarda daha sık gözlenir.

En sık görülen obsesyon ve kompulsiyon türleri şunlardır:

  1. Yaralama veya yaralanma korkusu
  2. Bulaşma ve temizlik
  3. Dini içerik
  4. Düzen
  5. Yetersizlik hissi ve yanlış yapma
  6. Cinsel içerik
  7. Toplama, biriktirme ve saklama
  8. Dokunma
  9. Kuşku ve kontrol

OKB´li bireylerde aynı anda birkaç faklı obsesyon ve kompulsiyon türünün yaşanması normal bir durumdur. Kişi kendini bir şeyleri toplamak ve topladıklarını belirli bir düzen içinde istiflemek zorunda hissederken aynı anda bazı dokunma ritüellerini de yapmaktadır.

Elbette her takıntı OKB değildir. Bu tanı için, takıntı düşünce ve/veya davranışları kişinin yaşamını kısıtlayıp yoğun kaygı yaratmalı, kişinin her gün en az bir saatini bu takıntılara ayırıyor olması gerekir.  Uzman bir psikiyatrist teşhis koyabilir. Kendi kendinize teşhis koyamazsınız.

NİÇİN

Nedenlerini tek bir kuramla açıklamak doğru değildir. Psikolojik, genetik, biyolojik nedenleri vardır. Bazı travma yaşantılarının etkisi olduğu ve OKB riskini arttırdığını gözlüyoruz. Son yıllarda infeksiyon ve OKB arasındaki ilişki araştırmacıların dikkatlerini yoğunlaştırdıkları bir konu. Kırılgan kişilik yapısı olan insanlar OKB´ye daha meyillidirler.

TEDAVİ

OKB tedavisinde bilişsel davranışçı temelli psikolojik tedaviler (BDT ve panik atak), SSRİ temelli psikofarmaka (Sosyal fobi tedavisinde kullanılan ilaçlar), yani ilaç tedavisi, aile ve yakınları kapsayan aile terapisi kullanılır. Yaşam kalitesini ve farkındalığı arttırır destek çalışmaları gereklidir. (Bağırsaklarımız gerçekten de ikinci beyin mi?)

Şimdilerde bazı ülkelerde yapılan kapsulotomi (beyin ameliyatı) ve DBS (derin beyin stimülasyonu) gibi  teknikler çok ağır vakalarda kullanılmıştır.

OKB´Lİ ÜNLÜLER

David Beckham

Leonardo Di Caprio

Poul Gasgoine

Jessica Alba

Cameron Diaz

Müjdat Gezen

İbrahim Tatlıses

Bülent Ersoy

 

Saygılarımla…

Hasan Durna

https://www.kitapyurdu.com/yazar/hasan-durna/192235.html

http://www.kitapavrupa.com/yazar/hasan-durna/192235.html

 

Reklamlar

DURSEY VE KELİN TÜRKÜSÜ

2010 143

 

DURSEY VE KELİN TÜRKÜSÜ

 

Yaz bitiyor,

Tek tek dönüyor turnalar yurtlarına.

Tek tek düşüyor sararmış yapraklar toprağa.

 

Güzün de kendine göre bir güzelliği varmış

Öyledir…

Bahar yeniden gelir,

Doğa yeniden yeşillenir,

Yeniden yaşama dururmuş

Öyledir…

 

Ama ben

O solan gülü sevdim

Düşen yaprağına aşıktım

Gezgin arısına,

Üç günde solan kelebeğine

Aşıktım.

 

Kökleri kalır diyorlar

Tohumu kalır…

Beden göçse de

Sesi kalır, resmi kalır

Diyorlar…

Köklerinden yeni güller yeşerir

Yenidoğan arılara can verir

Diyorlar…

 

Desinler

 

Yine de

Benim gülüm farklıydı

Gülüm benim, canım…

Karaböcüğüm, kuzum…

 

Hasan Durna, 2019.08.06

 

2012 ∞

2019 ∞

 

Nihayet birbirinize kavuştunuz, rahat uyuyun…

Cahil olmadan bilge olunmaz…

il_1588xN.1927965525_3l93

Japon Kintsugi (veya Kintsukuroi) sanatı, kırık dökük çanak ve çömlekleri altın karışımı bir madde ile yapıştırıp onarma sanatıdır. Kökenleri, kırık dökük yararsız zayıf ya da ayıplanan veya suçlu geçmişi olanın da değerli olduğu, onarılınca eskisinden de kıymetli olabileceği, zorluklar karşısında sadece çarpışmanın yeterli olmadığını kabullenme ve değişimin zorunluluğunu vurgulayan filozofi akımlarına, wabi sabi ve mushin filozofilerine dayanır.
Kendimizi olduğumuz gibi kabullenmenin bir erdem, hata ve kusur kabul edilen özelliklerimiz olsa da hepimizin eşit olduğunu, değişimin zorunlu bir gerçeklik olduğunu vurgular.
Psikolojik tedavide önemli iyileştirici unsurlardan birisi de bu gerçekçi kabullenme, gerçekçi değişim isteği ve çabasıdır.
Sorunlar karşısında boyun eğmek onu öylece olduğu gibi kabullenmek ve buna karşı bir şey yapmamak elbette isteyenin istediği gibi yapması özgürlüğüdür.
Ama kendini, yaşadığı sorunları, o sorunları benliğinin bir parçası kabul edip gerçekçi çözüm yollarını bulmak ve o yollar için çabalamak ciddi bir kişisel çalışma gerektirir.
Kintsugi eserleri öylesine değerlidir ki, dolandırıcılar sağlam çömlekleri kırıp yeniden onararak insanları dolandırmaya çalışmaktadırlar.
Kendinizi olduğunuz gibi sevip olası hata ve kusurlarınızdan utanç duymadan, onlarla, bir olanlarla, tamam onlarla mutlu ve onların değişimiyle yetkin olmanız, kırık parçalarınızı da sevmeniz dileğiyle…
Hasan Durna, psikoterapist

Depresyondan kurtulup alzheimer ile başa çıkabilmek, kaygı ve korkularınızı kontrol altına almak ister misiniz?

BlogGraphic-HeartAttack-670x499

Beyin, insanın en karmaşık organlarından birisi, belki de birincisidir. Vücudun çoğu hayati fonksiyonlarına hükmedip duygu, hafıza depolama gibi birçok önemli işlevi vardır. Milyonlarca yıllık evrimin ortaya çıkardığı en mükemmel işlerden biridir.

Fiziksel olarak taş devri insanı, Homo sapiens, ile aramızda aslında çok büyük fark yok. Onlardaki en önemli üstünlük, yaşama alışkanlıkları sonucunda edindikleri güçlü fizikleri ve daha hassas duyu organlarıdır.

Onlar bu hassas duyu organları ve zamanla geliştirdikleri korku, kaygı, stres ve hafif depresyon sayesinde de hayatta kalmışlardır. Bizler, üzerine gelen aslandan korkup kaçan, o aslan gelmeden önce ondan nasıl kurtulurum kaygısıyla yaşayan insanların torunlarıyız. Belki denk getirip tek başına bir aslan öldürebilen atalarımız da vardı ancak günümüz insanının ataları, o korkak çekingen ve öncelikli olarak güvenliğini düşünen ve hayatta kalan insanlardır. Depresyon, kaygı, panik atak ve stres sadece korkutucu, zararlı ve kötü şeyler değidir. Bunlar bir zamanlar bizlerin yaşamını kurtaran özelliklerimizdi. şiddetli korku

Araştırmalara göre haftada 3 gün en az 30´ar dakikalık orta veya yüksek yoğunluklu fiziksel aktivite yapan bireylerin daha mutlu, daha az stresli, daha fazla özgüven sahibi ve olası depresyon ataklarına karşı daha dirençli oldukları tespit edilmiştir. Bir deneyde haftada üç gün hızlı yürüyüş yapan yaşlılar, yapmayan yaşlılara göre inanılmaz farklılıklar göstermiştir. Fiziksel aktif grupta, belirli bir yaştan sonra doğal olarak kabul edilen yıllık % 1 beyin küçülmesi yerine % 2 beyin büyümesi gözlenmiştir. Yani fiziksel aktivite onların beyinlerini gençleştirmiş, hafıza kapasitelerini arttırmış, demens ve alzheimer riskini azaltmış, özgüven ve planlama yetilerini arttırmıştır.

Taş devri insanı elbette yaşamak için sürekli hareket etmek, avlanmak, toplamak, konup göçmek için çaba gösterip enerji harcamak zorundaydı. Tahminen günümüz modern insanından en az iki kat daha hareketliydiler ve bize göre en az iki kat daha fazla efor sarfediyorlardı. Daha 100 yıl öncesinin köy yaşamı bile bu oranlara yakın düzeyde hareketli ve enerjik insanları yaratmıştı.

Günümüzdeki genel yaşayış biçiminde çok az hareket eden insanlarının yaşam sürdüğü ortamın yemeğin kapıya sipariş edildiği bir ortam olduğu, yediği yemeğin büyük ihtimalle genetik değişime uğramış yada bir sürü kimyasallar/ilaçlar ile doğallığını kaybetmiş ürünlerden yapıldığını unutmayalım. Şu yazımda doğa ve psikoloji doğadaki olumsuz değişime dikkat çekmiştim.

Elbette az hareket eden, doğal ve sağlıklı beslenmeyen insanlar daha içe kapanık, stresli ve sinirli olmakta. Savunma mekanizmaları zayıflamakta ve böylelikle daha kolay hasta olmaktalar. Daha kolay mide ve bağırsak hastalıklarına yakalanmaktalar. Şu yazımda bağırsak florasındaki değişimlere dikkat çekmiştim. mide bağırsak ve beyin ilişkisi

Bunları daha da kötü yapan şey ise uyku düzeninin bozulması ve uyku problemleri yaşamaktır. Ciddi psikolojik rahatsızlıkları olan bir insan için yapılacak ilk ve en önemli tedavi, onun uyku düzenini normalleştirmek olmalıdır. Şurada uyku düzensizliği ve panik atak uykunun fiziksel ve ruhsal sağlık için ne kadar önemli olduğunu yazmıştım.  Günlük 7 – 8 saatlik uyku kişiyi sadece daha dinç ve güçlü kılar.

Günümüz modern insanının diğer bir problemi ise yanlızlıktır. Steve Jobs´un Iphone 4 tanıtımının üzerinden sadece 9 yıl geçti. Bu süre içerisinde bireylerin, özellikle çocuk ve ergenlerin ekran karşısında (akıllı telefon ekranı da dahil) geçirdikleri zaman, sosyal medya kullanımı süresi her geçen yıl ve ay, neredeyse her geçen dakikada yeni rekorlar kırmakta. Akıllı telefonlar onlarca sosyal medya arkadaşlıkları vs ne yazık ki bizleri daha mutsuz yaparak daha bağımlı kılıyor. Arkadaşla, eş dostla birlikte yapılan sosyal bir etkileşim sonucu ortaya çıkan haz alma ve bunun sonucunda vücuda dağılan endorfinden istemsizce vazgeçtik galiba. Sosyal medyada alınan ‘like’ lar beyinde aynı haz alma duygusunu yaratıyor artık. Para puldan ziyade belki de bu yüzden bir sürü internet fenomeni, youtuber canları pahasına riskli işlere kalkışıyorlar ve belki de bu yüzden tuvalette bulunan kitap ve ansiklopediler yok oldu artık…

Sadece spor yapmak, düzenli uyku çekmek, sağlıklı beslenmek, sosyal ilişkiler kurmak kişiyi elbette depresyon ve demensten veya diğer psikyatrik hastalıklardan tam olarak kurtarmaz.

Eğer psikolojik rahatsızlığı olan bir kişiysen psikolog, psikiyatrist desteği almaktan korkma. Doktorunun yazdığı psikofarmaka ilaçlarını sakın kendi başına azaltıp arttırma. Hiç bir şey yapamıyorsan hızlı yürüyüş yap, internete bağlanma süreni kısıtla, ne olursa olsun uyumaya çalış ve yediklerine ve içtiklerine dikkat et.

https://www.kitapyurdu.com/yazar/hasan-durna/192235.html

http://www.kitapavrupa.com/yazar/hasan-durna/192235.html

Saygılarımla

Hasan Durna, uzm psikoterapist

Şekerin kanserli hücreleri besleyip insan ömrünü kısaltığını biliyor muydunuz?

şeker içecek

 

Çok şeker yemenin, çok şekerli ve gazlı içecek içmenin obeziteye (aşırı kilo alma), kalp damar hastalıkları, diş çürümesi gibi bilimum rahatsızlıklara yol açtığını biliyorsunuzdur. Bir kaç hafta önce yayınlanan bir araştırma, sonucunu daha önce tahmin etsek de kanıtlayamadığımız yeni bir zararını daha ortaya çıkardı.

Sciences haberine göre Weill Cornell Medicin (New York yerleşimli ünlü bir tıp fakültesi) araştırmacıları dünyada ilk kez bağırsak kanser tümörlerinin şeker ile beslenip büyüdüğünü ispat ettiler. Fareler üzerinde yapılan deneyde, şekerle beslenen farelerdeki tümörlerin, hücre çekirdeği çevresinde yeterince kalın bir yağ tabakası oluşturabildikleri ve bu ortamda rahatlıkla beslenip büyüdükleri gözlendi.

Anlayanlar için çok büyük bir haber bu. Koruyucu sağlık tedbirleri, rehabilitasyon hizmetleri gibi bir çok tedavi aşamasında diyetisyen arkadaşlarımızın tedavi sürecinde yer almasının zaruri olduğunu onaylayan bir haber bu. Doğru beslenme, diğer zorunlu tedavilerle birlikte, yaşam kurtarır, sağaltım süresini kısaltır.

Şeker ve depresyon arasındaki olumsuz ilişki psikiyatri dünyasında zaten bilindik bir konu. Aşırı şeker kullanımının kaygı, stres, panik, fobi ve takıntıları nasıl olumsuz etkilediği yazılıp çizildi. Şuradaki Bağırsak florasını ve ruh sağlığı temalı yazımda bakteriler ve ruh sağlığı ilişkisini ayrıntılı irdelemiştim. Merak edenler oradan daha ayrıntılı okuyabilirler.

Çocuklar ve ve özellikle dikkat eksikliği gibi rahatsızlıkları olan çocuklara yerli yersiz şeker vermek, onları şekerle susturmak cinayete eşdeğerdir benim gözümde. Yapmayın. Bu konuda daha uzun bir yazı yazarım ilerde.

Düzenli olarak her gün şekerli içecek tüketenler, hiç tüketmeyenlere oranla daha fazla yağ toplarlar. Ve bu toplanan yağ kötü yağ, yani atılması çok daha zor olan zararlı yağdır. Bu yağ, kalp ve damar hastalıklarına, diyabete ve böylelikle yüksek kalp krizi riski gibi sebeplerle erken ölümlere yol açan yağdır. Dikkatinizi çekerim, bu yağlanmayı dışarıdan görmek zorunda değilsiniz. Yani incecik, sırım gibi, bir insanın bazı obezite insanlar göre daha tehlikeli bir kan şekeri oranına sahip olması demek bu.

Türkiye dünyada en çok şekerli içecek tüketilen ilk 10 ülke arasında. En az spor yapan, günlük yemek bütçesi en düşük ülkeler arasında yer alması, gıda sektöründe yoğun kullanılan katkı maddeleri gibi faktörlerle birleşince sağlıksız beslendiğimiz, aldığımız kaloriyi hemen kötü yağa çevirip sağlığımızı riske ettiğimiz aşikar. Daha açıkcası, kendi mezarımızı kendimiz kazıyoruz.

Yukarıdaki resme aldanıp sadece yabancı markaların ürünlerini tehlikeli saymayın. Fakir veya gelişmekte olan ülkelerin üreticileri para kazanma hırsıyla daha vahşi daha tehlikeli olurlar. Türk meşubat ve içeceklerinde durum daha vahim. İnanılmaz oranda şeker ve katkı maddesi var içlerinde.

Çözüm ne?

  • Beslenme alışkanlıklarınızı değiştirin. Bu konuda bilgi sahibi olun.
  • Daha çok sebze ve meyve, daha çok çerez yeyin.
  • Aşırı karbonhidrat, tuz ve hayvansal yağ kullanmaktan vaz geçin.
  • Kolay değil elbet ancak şeker kullanımını hayatınızda minimum seviyeye indirin.
  • Spor yapın, onu yapamıyorsanız dans edin. Sevdiğiniz bir şeyler yapın. Hareketli olun.
  • Bir diyetisyene başvurup sağlıklı beslenme konusunda bilgi alın.
  • Devletin ve belediyelerin şekerli içecek üretimine extra vergilendirme getirmesi, reklamlara sınırlama koyması, satış yaşı sınırlaması koyması, katkı maddeleri kullanımını düzenleyip kontrol etmesi, şeker oranlarını kontrol etmesi gibi kanuni ve adli uygulamalar hayat kurtaracaktır.

Saygılarımla

Hasan Durna

https://www.kitapyurdu.com/yazar/hasan-durna/192235.html

http://www.kitapavrupa.com/yazar/hasan-durna/192235.html

Uyuşturucu madde kullanımı psikoz bozukluğuna neden olmakta.

drugs-1276787_960_720

 

Psikiyatri dünyasındaki en ağır vakalar psikozlardır. Düşünce ve duyunun ağır oranda bozulduğu zihin durumudur. Böyle bir epizotta gerçek dünya ile olan bağ kopar, halüsinasyonlar ve paranoya yaşanır. Şizofreni, bipolar bozukluk, ağır depresyon vakaları yanında madde kullanımına bağlı olarak da ortaya çıkar. Psikozların halüsinasyon, paranoya, bıkkınlık, isteksizlik, unutkanlık, kognisyon zorlukları, özkıyım isteği gibi bir sürü tesiri varken kişinin geri kalan yaşamında, eğer bağımlılık geçmişi yoksa, madde bağımlılığı, davranış bozuklukları, sosyal bozukluklar, artan suça eğilim riski, ümitsizlik, fakirlik hatta kalp ve kan dolaşımı hastalıkları gibi somatik rahatsızlıklara yakalanmasına da yol açar.

Bu konu hakkında ileride daha ayrıntılı bir yazı yazarım. Bugün bahsetmek istediğim konu, uyuşturucu madde kullanımının psikozları nasıl etkilediğidir.

Bilinmesi gereken ilk nokta madde kullananların önemli bir bölümünün psikoz yaşayacağıdır. Özellikle kokain, amfetaminler, esrar ve ağır alkol kullanımı psikoz için daha yüksek risk oluşturmaktadır. Maddenin ne kadar sürede kullanıldığı, kişinin genetik yatkınlık, önceki psikiyatrik geçmişi, maddenin psikoz gelişiminin hızını etkiler. Özellikle 16-25 yaş aralığı şizofreni gelişimi açısından çok riskli bir dönemdir.

Maddeye bağlı olarak ortaya çıkan psikozlar madde kullanımı anında ortaya çıkabileceği gibi, kullanım sonrası ilk 48 saat içinde de ortaya çıkabilirler. Bazan ilk kullanım bazansa uzun süreli kullanım psikoza yol açar. Altında psikiyatrik nedenler bulunmayan psikozlar geçici psikozlar olarak kalabilir. Olumlu koşullarla kişi son madde kullanım tarihinden 6 ay sonra sağlığına kavuşabilir.

Uyuturucu maddenin beyni nasıl etkilediği talamus, sinapsler ve dopamin arasındaki ilişkiye hiç girmeyeyim. Uzun ve sadece meraklısının okuyup anlayacağı bir konu. Kısaca madde kullanımına bağlı psikozun kullanılan maddenin beyinde yarattığı geçici veya kalıcı hasar olduğunu söyleyip geçeyim.

Diğer psikozlar, alkolhalüsünasyonları, alkolparanoyanalı ile karıştırılabilirler. Antipsikotik ilaçlar, psikoterapi, psikososyal destek çalışmaları ile tedavi edilir.

Yaşanılan durum kişi ve yakınları için yıkıcı, yorucu ve pahalı bir süreçtir. Aile ve yakın çevrede yaşanan ayrılıklar, yalnızlık, özkıyım/intihar, fakirlik, suça eğilim, bağımlılık gibi bir çok sorunu da beraberinde getirir.

Ne yapmalı?

Yapılacak öyle çok şey var ki… Uzun zahmetli tedaviler, koruyucu çalışmalar, rehabilite çalışmaları… Hepsinden kurtulmak istiyorsanız şu basit, uygulanabilir bir kaç önerimi dinleyin.

  • Uyuşturucu kullanmayın!
  • Gereksiz sıklıkta ve yoğunlukta alkol almayın!
  • Daha ağır madde bağımlılığına yol açabilecek alışkanlıklardan kaçının.
  • Yukarıdaki şıkları yaşayabilecek yakınınız/arkadaşınız varsa sevgi ve saygıyla uyarın, yardım edin.
  • Bu riskleri taşıyan ortamlardan uzak durun.
  • En kısa sürede profesyonel yardım almak can, zaman,sağlık ve paranızı kurtarır.

Geçmiş olsun…

Hasan Durna, uzman psikoterapist

https://www.kitapyurdu.com/yazar/hasan-durna/192235.html

http://www.kitapavrupa.com/yazar/hasan-durna/192235.html

 

 

 

 

Bir narsisti nasıl tanıyabilirsin?

Narcissus

 

Bir narsist;

  1. Başkalarının onu kıskandığını sanar. Aslında durum tam tersidir ve kıskançlıkları nedeni ile başkalarına zarar vermeye uzanan saplatılara sahiptirler.
  2. Zenginlik, güç ulaşılamaz başarılar, doyumsuz aşk sevdalısıdırlar. Çevresindeki insanların olanaklarını bu fantazileri için kullanıp tüketirler.
  3. Yakınındakileri yetersizlikle suçlayıp aşağılar. Sadece en akıllı, en güzel, güçlü vs onlar için geçerlidir.
  4. İnanılmaz kinci, sınırsız kızgın, konuşulamaz bencil ve çok kolay kırılan insanlardır.
  5. Karşısındakini ezmekten, hele ki bir yönetici konumunda ise bunu göstere göstere yapmaktan zevk alır.
  6. Her zaman mutlaka bir ‘ama’ vardır. Oyunun kuralları, alışılagelmiş kurallar onlar için hiç bir şey ifade etmez. Kendi kafalarına göre takılıp yeni kurallar icat ederler.
  7. Ben ben ben… Her şeyin merkezinde olup kendini öne çıkarmaktan hoşlanırlar.
  8. Empati duymaktan yoksundur. İlişkileri genellikle yıkımla sonuçlanır.
  9. Kendini herkesten önemli ve üstün görür. Yakınındakiler onun bu davranışlarından dolayı rahatsız olurlar.
  10. Hiç kimsenin dayanamayacağı bir burnu büyüklük, rahatsız edici bir züppelikleri vardır.
  11. İnsanları birbirinden ayırmakta uzmanlaşmışlardır.
  12. ‘Bana uymuyorsan benim düşmanımsın’ düşüncesi ile hareket edip kırıcı, yıkıcı ve nihayetinde zorlayıcı davranışlarda bulunurlar.
  13. Dış görünüşlerine çok önem verirler. Bir narsist bir aynada kendine bakmadan onun önünden geçemez.

Ne yapmalı?

  1. Onda empati hissi uyandırıp anlamaya veya anlaşılmaya çalışmakla zamanını boşa harcama, başaramayacaksın.
  2. Sana karşı saygısızca davrandıklarında tüm dikkatini verip onlara cevap verme. Onların istedikleri bu zaten, bir şekilde seni harekete geçirip kendilerini olayların merkezine koymak.
  3. İşi abartıp seni rahatsız etmeye başlarlarsa konuşmayı kısa kesip, yaptıklarının yanlış olduğunu belirtip, yanlarından ayrıl.
  4. Uzun ve gereksiz tartışmalara sakın girme. Kazanamazsın.
  5. Olayı kişiselleştirme.
  6. Arandaki mesafeyi koru. Sınırlarını geçmesine izin verme.
  7. Kendi hislerine güvenmeyi unutma.
  8. Göz kontağı kurup kısa ve öz konuş.

 

Hasan Durna, psikoterapist

https://www.kitapyurdu.com/yazar/hasan-durna/192235.html

http://www.kitapavrupa.com/yazar/hasan-durna/192235.html