Uyuşturucu madde kullanımı psikoz bozukluğuna neden olmakta.

drugs-1276787_960_720

 

Psikiyatri dünyasındaki en ağır vakalar psikozlardır. Düşünce ve duyunun ağır oranda bozulduğu zihin durumudur. Böyle bir epizotta gerçek dünya ile olan bağ kopar, halüsinasyonlar ve paranoya yaşanır. Şizofreni, bipolar bozukluk, ağır depresyon vakaları yanında madde kullanımına bağlı olarak da ortaya çıkar. Psikozların halüsinasyon, paranoya, bıkkınlık, isteksizlik, unutkanlık, kognisyon zorlukları, özkıyım isteği gibi bir sürü tesiri varken kişinin geri kalan yaşamında, eğer bağımlılık geçmişi yoksa, madde bağımlılığı, davranış bozuklukları, sosyal bozukluklar, artan suça eğilim riski, ümitsizlik, fakirlik hatta kalp ve kan dolaşımı hastalıkları gibi somatik rahatsızlıklara yakalanmasına da yol açar.

Bu konu hakkında ileride daha ayrıntılı bir yazı yazarım. Bugün bahsetmek istediğim konu, uyuşturucu madde kullanımının psikozları nasıl etkilediğidir.

Bilinmesi gereken ilk nokta madde kullananların önemli bir bölümünün psikoz yaşayacağıdır. Özellikle kokain, amfetaminler, esrar ve ağır alkol kullanımı psikoz için daha yüksek risk oluşturmaktadır. Maddenin ne kadar sürede kullanıldığı, kişinin genetik yatkınlık, önceki psikiyatrik geçmişi, maddenin psikoz gelişiminin hızını etkiler. Özellikle 16-25 yaş aralığı şizofreni gelişimi açısından çok riskli bir dönemdir.

Maddeye bağlı olarak ortaya çıkan psikozlar madde kullanımı anında ortaya çıkabileceği gibi, kullanım sonrası ilk 48 saat içinde de ortaya çıkabilirler. Bazan ilk kullanım bazansa uzun süreli kullanım psikoza yol açar. Altında psikiyatrik nedenler bulunmayan psikozlar geçici psikozlar olarak kalabilir. Olumlu koşullarla kişi son madde kullanım tarihinden 6 ay sonra sağlığına kavuşabilir.

Uyuturucu maddenin beyni nasıl etkilediği talamus, sinapsler ve dopamin arasındaki ilişkiye hiç girmeyeyim. Uzun ve sadece meraklısının okuyup anlayacağı bir konu. Kısaca madde kullanımına bağlı psikozun kullanılan maddenin beyinde yarattığı geçici veya kalıcı hasar olduğunu söyleyip geçeyim.

Diğer psikozlar, alkolhalüsünasyonları, alkolparanoyanalı ile karıştırılabilirler. Antipsikotik ilaçlar, psikoterapi, psikososyal destek çalışmaları ile tedavi edilir.

Yaşanılan durum kişi ve yakınları için yıkıcı, yorucu ve pahalı bir süreçtir. Aile ve yakın çevrede yaşanan ayrılıklar, yalnızlık, özkıyım/intihar, fakirlik, suça eğilim, bağımlılık gibi bir çok sorunu da beraberinde getirir.

Ne yapmalı?

Yapılacak öyle çok şey var ki… Uzun zahmetli tedaviler, koruyucu çalışmalar, rehabilite çalışmaları… Hepsinden kurtulmak istiyorsanız şu basit, uygulanabilir bir kaç önerimi dinleyin.

  • Uyuşturucu kullanmayın!
  • Gereksiz sıklıkta ve yoğunlukta alkol almayın!
  • Daha ağır madde bağımlılığına yol açabilecek alışkanlıklardan kaçının.
  • Yukarıdaki şıkları yaşayabilecek yakınınız/arkadaşınız varsa sevgi ve saygıyla uyarın, yardım edin.
  • Bu riskleri taşıyan ortamlardan uzak durun.
  • En kısa sürede profesyonel yardım almak can, zaman,sağlık ve paranızı kurtarır.

Geçmiş olsun…

Hasan Durna, uzman psikoterapist

https://www.kitapyurdu.com/yazar/hasan-durna/192235.html

http://www.kitapavrupa.com/yazar/hasan-durna/192235.html

 

 

 

 

Reklamlar

Bağırsaklarımız gerçekten de ikinci beyin mi?

Bağırsak

Sürekli konuşulan, popüler olduğu kadar hakkında birçok yanlış bilgilerin de olduğu bir konudan bahsedeyim bugün. Bağırsaklarımız ve midemizde yaşayan bakteriler ve onların ruh sağlığımıza etkisi.

Bağırsakların ilginç bir özelliği vücuttaki diğer tüm organlardan farklı olarak kendi başına karar verebilen bir organ olmasıdır.

Enterik sinir sistemi (ESS) bağırsaklar, mide, pankreas vb gibi organların etrafındaki otonom sinir sistemi olup, merkezi sinir sisteminden (MSS) bağımsız olarak çalışır ve kendi kararlarını verir. ESS sempatik ve parasempatik sinir sistemlerini ciddi biçimde etkiler.

En önemli fonksiyonlarından birisi de bağışıklık sistemi üzerindeki hayati rolüdür. İçerisinde 500 milyon nöronu barındıran sistem olan ESS (neredeyse omuriliğimizdeki nöronlar kadar) bilgi toplama, kas kontrolü, ani karar verme gibi birçok fonksiyonu gerçekleştirir.

Bağırsaklarımızda bizlerle birlikte yaşayan milyarlarca bakteri, iyi ve kötü bakteriler olarak gruplandırılırlar. Dışkımızın yarısı bu bakterilerden oluşturur. Tahminen 500 farklı tür yaşamaktadır sindirim sistemimizde ve toplamda 1-2 kilo civarındadır. Yüzde 99´u 30-40 farklı türde bakterilerden oluşur.

Bu bakteriler farklı gıdalarla beslenirler. İçimizdeki bakteri florasını korumak, beslenme kaynaklarımızın farklı türlerden oluşması ile mümkündür.  1800´lü yılların başlarında Amerikalı bir doktorun araştırmaları,William Beumont, karın ve bağırsak sağlığı ile ruh sağlığı arasındaki bağı irdelemektedir. Son yıllarda bu konu sadece diyetisyenlerin ve gastroentrologların değil psikiyatristlerin de ilgi odağı olmaktadır.

Kabaca mutluluk hormonu da diyebileceğimiz serotoninin neredeyse tamamı karın ve bağırsak sisteminde bulunur. Serotonin, sinir hücreleri (nöronlar) arasında elektrik sinyalleri taşımakla görevli bir nörotransmitterdir. Bağırsak hareketlerini, açlık tokluk hissini, büyüme hızını denetler. Depresyon, saldırganlık veya atıllık, cinsel güdü, uyku düzeni ve stres ile yakın ilişkisi olduğu belirlenmiştir.

Bağırsaklarımızdaki bazı bakterilerin salgıladığı nörotransmitter (serotonin, dopamin, adrenalin gibi) nöronlar vasıtasıyla beyne ulaştırılıp duygularımızı, düşüncelerimizi ve davranışlarımızı da etkilemektedir.

Bağırsak florasındaki düzensizlik, kişinin bağışıklık sisteminde hasara ve böylelikle hastalıklara daha yatkın olmaya götürür. İrritabl bağırsak sendromu, psikoloji ve mide/bağırsak arasındaki ilişkiye dair güzel bir örnektir.

Bağırsaktan kana geçen bazı maddeler, damarlardan beyne ulaşmakta ve stres yaratmakta. Stres ise bağırsağı olumsuz etkileyip o floradaki iyi bakteri sayısını azaltmakta ve nihayetinde beyinde acı, kaygı, korku, gibi duygular yaratmaktadır.

Bilim dünyasında bağırsak florasındaki bazı bakterileri artırıp bazı bakterileri azaltarak depresyon ve DEHB tedavisinde yeni metodlar bulunmaya çalışılan araştırmalar vardır.

Ancak ESS ve bağırsak/mide bakterilerilerinin rolünü gereksiz yere abartıp, psikolojik sorunların sadece doğru yemek yeme alışkanlıkları ile giderileceğine inanmak doğru değildir. İlerideki araştırmaların neyi göstereceği elbette yeni tedavi türlerini de olası kılmakta.

O gün gelene kadar, doğru yeme içmenin ve mide/bağırsak sağlığının üst düzeyde tutulmasının, asıl tedaviyi olumlu etkileyen ve iyileşme sürecini hızlandıran bir koşul olduğu bilinmelidir.

Batı dünyasındaki yaygınlaşan tedavi türlerinden birisi, sağlıklı bir insandan alınan bakteri florasının (yani bağırsaklardan alınan dışkının) hastaya nakli ile olmakta. Bu tedavi yapılmasa da günlük yaşamda kendi başına yapılacak başka şeyler de var.

Sağlıklı bir mide ve bağırsak sistemi için ne yapmalı?

  • Lifli besinler yemeye çalışın. Yetişkin bir insanın günlük ihtiyacı 30-40 gr. civarındadır. Meyve sebze tahıllardan edinilebir.
  • Turşu, kefir, şalgam, boza gibi mayalı yiyecekler midemizdeki yararlı bakterilerin de gıdasıdır.
  • Tabağınız rengarenk olsun. Yani tekdüze yemek yemekten (sadece hamur işi, sadece et, sadece sebze vs) kaçının. Tüm besinlerden azar azar da olsa yemeye çalışın.
  • Düzenli spor yapın. Günlük spor alışkanlıklarının ne kadar önemli olduğu hakkındaki  fikirlerimi başka bir yazının konusu olarak yarınlara saklayayım.
  • Uykunuza dikkat edin. Elbette bu konuda uyku ve ESS arasında yumurta ve tavuk ilişkisi olsa da yardımcı tedbirlerle, iyi işleyen bir uyku düzenine kavuşmaya çalışın.
  • Zararlı şeker, gereksiz antibiyotik kullanımı, hormonlu ve katkı maddeli yiyeceklerden uzak durun.
  • Fazla alkol, kahve, çay, aşırı baharattan uzak durun.
  • Stres vücutta kortizolu arttırıp yararlı bakterileri öldürür. Stresle başa çıkma alıştırmalarını uygulayın.

 

Yukarıda da belirttiğim gibi bu mekanizmanın işleyişini ne abartarak ne de hor görerek sağlıklı sonuca ulaşılabilir.

Saygılarımla…

Hasan Durna

https://www.kitapyurdu.com/yazar/hasan-durna/192235.html

http://www.kitapavrupa.com/yazar/hasan-durna/192235.html

 

 

 

 

 

SSRİ ilaçları hakkındaki ön yargı veya beklentiler ilacın etkisini azaltıp çoğaltabiliyor.

Beyin

Daha önceleri bazı bilimsel araştırmar SSRİ ilaçlarının etki düzeyinin Davranışsal Bilişsel Psikoterapi ile daha da arttığını kanıtlamıştı. Depresyon, sosyal fobi ve panik bozukluğu gibi kaygı bozuklukları vakalarında sadece ilaç veya sadece BDT temelli tedavilerinin birbirine yakın iyileştirme düzeyi olduğu gözlenmişken bu oranın çok daha yukarılara bu iki tedavi biçiminin kombine edilmesi ile çekildiği kanıtlanmıştı.

Hafta içinde yayınlanan yeni bir araştırma ise Do you believe it? Verbal suggestions influence the clinical and neural effects of escitalopram in social anxiety disorder: a randomized trial. hastaya verilen ilaç hakkındaki bilginin kalitesi, nasıl verildiği ve hastanın bu ilaca dair beklenti ve kaygılarının ilaçla yapılan tedaviyi olumlu veya olumsuz etkilediğini kanıtlamakta.

Manyetik kameralarla gözlenen beyin hareketlilikleri bu farkı gözönüne sunmakta. Beynin arka cingulum bölgesindeki hareketlilikler ve bu bölgenin beynin korku ve kaygı merkezi olan amigdala ile ilişkisi bu araştırmada kişinin ilaca güvenmesine ya da şüphe duymasına göre farklı sonuçlar vermiştir.

Bu sonuç ilaç tedavisindeki sağaltım düzeyinin daha da artırılabileceğini  kanıtlamaktadır. Öte yandan “ilaçlar zehirdir hiç bir işe yaramaz!” deyip zoraki ilaç kullananların niçin ilaçtan istedikleri faydayı almadıklarını da daha iyi anlıyoruz böylece.

Saygılarımla, Hasan Durna

https://www.kitapyurdu.com/yazar/hasan-durna/192235.html

http://www.kitapavrupa.com/yazar/hasan-durna/192235.html

 

 

 

 

PANİK ATAK ANINDA BEYİNDE NELER OLUP BİTER?

amigdala2

Katıldığım toplantılarda, terapi görüşmelerimde, yazdığım makale ve forumlarda hep tekrar ettiğim cümle şudur. “Panik atak sana beyninin oynadığı korkutucu bir oyundur.” Eee, bu nasıl bir oyun ki bir sürü insan bu yoğun korku ile toplamda milyarlarca liralık sağlık harcamaları yapmak zorunda kalıyorlar? Açıklayayım efendim.

Çevrende gördüğün her üç insandan biri, hayatı boyunca, en az bir sefer panik atak nöbeti geçirmiştir. Yani, panik atak bizlere o kadar da yabancı olmayan bir olgudur. Panik atak, daha önceki yazılarımda da bahsettiğim gibi, sebepsizce ve ansızın ortaya çıkan yoğun korku ve devamındaki kaygının yarattığı ağır fiziksel tepkiler silsilesidir.

Panik atağın nedenleri arasında doğuştan gelen nedenler, öğrenilmiş nedenler ve yaşanılan olaylara bağlı nedenler gibi farklı nedenler sayılabilir ancak unutma, panik atak her zaman ilk olarak beyinde başlar. Tam olarak belirtmek gerekirse beynin Amigdala denen, limbik sinir sisteminin bir parçası olup duygularımızın kontrol odası olarak adlandırabileceğimiz ve hafıza oluşumunda yaşamsal öneme sahip bir bölgesinde başlar. Bademe benzediği için yunanca badem=amigdalos kelimesinden gelir. Özellikle korku ve kızgınlık ile bağlantılıdır.

Yapılan bir deneyde, kızgın sinirli veya asık suratlı insanların resimlerini gören kişilerin Amigdala bölgesinde yoğun beyin hareketliliği tespit edilmiştir. Amigdalanın özellikle savunma mekanizmaları ( kaç veya saldır da dahil) ile yakından ilintili olan beyin bölümü “boz madde” ve hormonal yönetim ve otomatik sinir sisteminin önemli bir parçası olan “hipotalamus” ile ilişkisi belirtilmelidir.

Panik anında nörotransmitterler (serotonin, noradrenalin gibi) beyinde hızlı bir hareketliliğe neden olur. Adranalin hormonu kana karışır ve böylelikle o bilinen fiziki ve duygusal belirtiler (kalp çarpıntıları, nefes darlığı, baş dönmesi vs) ortaya çıkar. Kaçmak veya saldırmak seçenekleri vardır sadece. Kaslar ve tüm organlar ölümcül bir savaş hali veya savaş yerinden kaçabilmek için güçlü ve hazır veya tam tersi ölü taklidi yapıp tehlikeyi savuşturmak için kilitlenmiş durumdadır.

Elbette bu belirtileri fark etmen ve bu yüzden endişelenip kaygıya kapılman bu belirtilere yoğunlaşıp kontrol etmeye çabalaman durumu daha da kötüleştirir. Soluk alıp vermedeki düzensizlikler (genellikle hiperventilasyon), baş dönmesi, boğulacakmış gibi olma, bayılma gibi durumlar ve kandaki düzensizlikler ve onun olumsuz etkilerine yol açar.

Kandaki adrenalin seviyesini normale çekmenin en kolay yolu sakinleşip duygularını kontrol altına alman ve bu durumun geçmesini beklemendir. Çabalamak, karşı koymaya çalışmak durumu sadece daha kötü yapar ve atağın süresini uzatır. Atağın süresini ve etkisini azaltmak ve zamanla kontrol altina almak onu kontrol etmeye çabalamaktan vazgeçmekle doğru orantılıdır. Derin bir suya düşen yüzme bilmeyen birisinin yapacağı en akıllıca iş, sakinleşip sırt üstü uzanarak başını suyu üstünde tutmasıdır, yoksa kolayca boğulur, değil mi?

Korku, beyinde temel bölgelerce kontrol edilen bir duygudur. Bu yüzden korku ve kaygı anında hızlı ve istemsizce primitif tepkiler verilir. Korku üzerine çalışmalar yapan insanlar da yanıbaşında patlayan bombadan veya ani ve beklenmedik şeylerden korkarlar. Önemli olan o ilk şok anını atlatıp sonrasında korku ve kaygının esiri olmamaktır. Unutma panik ataktan dolayı hiç kimse ölmedi, ölmeyecek.

Bunu engellemek ve kontrol altına almak için yapılacak birçok şey vardır..

Saygılarımla…

Hasan Durna

https://www.kitapyurdu.com/yazar/hasan-durna/192235.html

http://www.kitapavrupa.com/yazar/hasan-durna/192235.html