Depresyondan kurtulup alzheimer ile başa çıkabilmek, kaygı ve korkularınızı kontrol altına almak ister misiniz?

BlogGraphic-HeartAttack-670x499

Beyin, insanın en karmaşık organlarından birisi, belki de birincisidir. Vücudun çoğu hayati fonksiyonlarına hükmedip duygu, hafıza depolama gibi birçok önemli işlevi vardır. Milyonlarca yıllık evrimin ortaya çıkardığı en mükemmel işlerden biridir.

Fiziksel olarak taş devri insanı, Homo sapiens, ile aramızda aslında çok büyük fark yok. Onlardaki en önemli üstünlük, yaşama alışkanlıkları sonucunda edindikleri güçlü fizikleri ve daha hassas duyu organlarıdır.

Onlar bu hassas duyu organları ve zamanla geliştirdikleri korku, kaygı, stres ve hafif depresyon sayesinde de hayatta kalmışlardır. Bizler, üzerine gelen aslandan korkup kaçan, o aslan gelmeden önce ondan nasıl kurtulurum kaygısıyla yaşayan insanların torunlarıyız. Belki denk getirip tek başına bir aslan öldürebilen atalarımız da vardı ancak günümüz insanının ataları, o korkak çekingen ve öncelikli olarak güvenliğini düşünen ve hayatta kalan insanlardır. Depresyon, kaygı, panik atak ve stres sadece korkutucu, zararlı ve kötü şeyler değidir. Bunlar bir zamanlar bizlerin yaşamını kurtaran özelliklerimizdi. şiddetli korku

Araştırmalara göre haftada 3 gün en az 30´ar dakikalık orta veya yüksek yoğunluklu fiziksel aktivite yapan bireylerin daha mutlu, daha az stresli, daha fazla özgüven sahibi ve olası depresyon ataklarına karşı daha dirençli oldukları tespit edilmiştir. Bir deneyde haftada üç gün hızlı yürüyüş yapan yaşlılar, yapmayan yaşlılara göre inanılmaz farklılıklar göstermiştir. Fiziksel aktif grupta, belirli bir yaştan sonra doğal olarak kabul edilen yıllık % 1 beyin küçülmesi yerine % 2 beyin büyümesi gözlenmiştir. Yani fiziksel aktivite onların beyinlerini gençleştirmiş, hafıza kapasitelerini arttırmış, demens ve alzheimer riskini azaltmış, özgüven ve planlama yetilerini arttırmıştır.

Taş devri insanı elbette yaşamak için sürekli hareket etmek, avlanmak, toplamak, konup göçmek için çaba gösterip enerji harcamak zorundaydı. Tahminen günümüz modern insanından en az iki kat daha hareketliydiler ve bize göre en az iki kat daha fazla efor sarfediyorlardı. Daha 100 yıl öncesinin köy yaşamı bile bu oranlara yakın düzeyde hareketli ve enerjik insanları yaratmıştı.

Günümüzdeki genel yaşayış biçiminde çok az hareket eden insanlarının yaşam sürdüğü ortamın yemeğin kapıya sipariş edildiği bir ortam olduğu, yediği yemeğin büyük ihtimalle genetik değişime uğramış yada bir sürü kimyasallar/ilaçlar ile doğallığını kaybetmiş ürünlerden yapıldığını unutmayalım. Şu yazımda doğa ve psikoloji doğadaki olumsuz değişime dikkat çekmiştim.

Elbette az hareket eden, doğal ve sağlıklı beslenmeyen insanlar daha içe kapanık, stresli ve sinirli olmakta. Savunma mekanizmaları zayıflamakta ve böylelikle daha kolay hasta olmaktalar. Daha kolay mide ve bağırsak hastalıklarına yakalanmaktalar. Şu yazımda bağırsak florasındaki değişimlere dikkat çekmiştim. mide bağırsak ve beyin ilişkisi

Bunları daha da kötü yapan şey ise uyku düzeninin bozulması ve uyku problemleri yaşamaktır. Ciddi psikolojik rahatsızlıkları olan bir insan için yapılacak ilk ve en önemli tedavi, onun uyku düzenini normalleştirmek olmalıdır. Şurada uyku düzensizliği ve panik atak uykunun fiziksel ve ruhsal sağlık için ne kadar önemli olduğunu yazmıştım.  Günlük 7 – 8 saatlik uyku kişiyi sadece daha dinç ve güçlü kılar.

Günümüz modern insanının diğer bir problemi ise yanlızlıktır. Steve Jobs´un Iphone 4 tanıtımının üzerinden sadece 9 yıl geçti. Bu süre içerisinde bireylerin, özellikle çocuk ve ergenlerin ekran karşısında (akıllı telefon ekranı da dahil) geçirdikleri zaman, sosyal medya kullanımı süresi her geçen yıl ve ay, neredeyse her geçen dakikada yeni rekorlar kırmakta. Akıllı telefonlar onlarca sosyal medya arkadaşlıkları vs ne yazık ki bizleri daha mutsuz yaparak daha bağımlı kılıyor. Arkadaşla, eş dostla birlikte yapılan sosyal bir etkileşim sonucu ortaya çıkan haz alma ve bunun sonucunda vücuda dağılan endorfinden istemsizce vazgeçtik galiba. Sosyal medyada alınan ‘like’ lar beyinde aynı haz alma duygusunu yaratıyor artık. Para puldan ziyade belki de bu yüzden bir sürü internet fenomeni, youtuber canları pahasına riskli işlere kalkışıyorlar ve belki de bu yüzden tuvalette bulunan kitap ve ansiklopediler yok oldu artık…

Sadece spor yapmak, düzenli uyku çekmek, sağlıklı beslenmek, sosyal ilişkiler kurmak kişiyi elbette depresyon ve demensten veya diğer psikyatrik hastalıklardan tam olarak kurtarmaz.

Eğer psikolojik rahatsızlığı olan bir kişiysen psikolog, psikiyatrist desteği almaktan korkma. Doktorunun yazdığı psikofarmaka ilaçlarını sakın kendi başına azaltıp arttırma. Hiç bir şey yapamıyorsan hızlı yürüyüş yap, internete bağlanma süreni kısıtla, ne olursa olsun uyumaya çalış ve yediklerine ve içtiklerine dikkat et.

https://www.kitapyurdu.com/yazar/hasan-durna/192235.html

http://www.kitapavrupa.com/yazar/hasan-durna/192235.html

Saygılarımla

Hasan Durna, uzm psikoterapist

Reklamlar

Bir narsisti nasıl tanıyabilirsin?

Narcissus

 

Bir narsist;

  1. Başkalarının onu kıskandığını sanar. Aslında durum tam tersidir ve kıskançlıkları nedeni ile başkalarına zarar vermeye uzanan saplatılara sahiptirler.
  2. Zenginlik, güç ulaşılamaz başarılar, doyumsuz aşk sevdalısıdırlar. Çevresindeki insanların olanaklarını bu fantazileri için kullanıp tüketirler.
  3. Yakınındakileri yetersizlikle suçlayıp aşağılar. Sadece en akıllı, en güzel, güçlü vs onlar için geçerlidir.
  4. İnanılmaz kinci, sınırsız kızgın, konuşulamaz bencil ve çok kolay kırılan insanlardır.
  5. Karşısındakini ezmekten, hele ki bir yönetici konumunda ise bunu göstere göstere yapmaktan zevk alır.
  6. Her zaman mutlaka bir ‘ama’ vardır. Oyunun kuralları, alışılagelmiş kurallar onlar için hiç bir şey ifade etmez. Kendi kafalarına göre takılıp yeni kurallar icat ederler.
  7. Ben ben ben… Her şeyin merkezinde olup kendini öne çıkarmaktan hoşlanırlar.
  8. Empati duymaktan yoksundur. İlişkileri genellikle yıkımla sonuçlanır.
  9. Kendini herkesten önemli ve üstün görür. Yakınındakiler onun bu davranışlarından dolayı rahatsız olurlar.
  10. Hiç kimsenin dayanamayacağı bir burnu büyüklük, rahatsız edici bir züppelikleri vardır.
  11. İnsanları birbirinden ayırmakta uzmanlaşmışlardır.
  12. ‘Bana uymuyorsan benim düşmanımsın’ düşüncesi ile hareket edip kırıcı, yıkıcı ve nihayetinde zorlayıcı davranışlarda bulunurlar.
  13. Dış görünüşlerine çok önem verirler. Bir narsist bir aynada kendine bakmadan onun önünden geçemez.

Ne yapmalı?

  1. Onda empati hissi uyandırıp anlamaya veya anlaşılmaya çalışmakla zamanını boşa harcama, başaramayacaksın.
  2. Sana karşı saygısızca davrandıklarında tüm dikkatini verip onlara cevap verme. Onların istedikleri bu zaten, bir şekilde seni harekete geçirip kendilerini olayların merkezine koymak.
  3. İşi abartıp seni rahatsız etmeye başlarlarsa konuşmayı kısa kesip, yaptıklarının yanlış olduğunu belirtip, yanlarından ayrıl.
  4. Uzun ve gereksiz tartışmalara sakın girme. Kazanamazsın.
  5. Olayı kişiselleştirme.
  6. Arandaki mesafeyi koru. Sınırlarını geçmesine izin verme.
  7. Kendi hislerine güvenmeyi unutma.
  8. Göz kontağı kurup kısa ve öz konuş.

 

Hasan Durna, psikoterapist

https://www.kitapyurdu.com/yazar/hasan-durna/192235.html

http://www.kitapavrupa.com/yazar/hasan-durna/192235.html

 

CANIM OKUR

writing-1209121_960_720

 

Yazılarıma gösterdiğiniz yoğun ilginizden dolayı teşekkür ederim…

Makalelerim hakkındaki görüşlerinizi yazmayı unutmayın, onlar, benim ve sizlerin gelişimi için çok değerliler. Tüm amacım, kolay anlaşılır bir dille konuları aydınlatmak ve bunların sizlere yarar sağlayan bilgiler olmasına özen göstermek. Makalelerde, merak ettiğiniz veya katılıp katılmadığınız konular hakkında yorumlarda bulunarak konunun tüm yönleri ile aydınlatılmasını, daha da çeşitlenip geliştirilmesini sağlayabilirsiniz.

Son dönemdeki makalelerimden bazıları şunlardı:

 

Bağırsak florası ve midemizde yaşayan bakteriler ve onların ruh sağlığımıza etkisi…

https://panikataksite.wordpress.com/2018/10/16/bagirsaklarimiz-gercekten-de-ikinci-beyin-mi/

 

Çevre kirliliği…

https://panikataksite.wordpress.com/2018/10/28/doga-elden-gidiyor-a-dostlar-biz-de-onunla-birlikte/

 

Çocuklardaki öfke patlamalarını nasıl kontrol edebilirsiniz?

https://panikataksite.wordpress.com/2018/11/07/ofkeli-cocuklar-ofkeli-ana-babalar/

 

Dizde yaşanan artroz…

https://panikataksite.wordpress.com/2018/12/02/diz-kireclenmesi-artroz/

 

Panik atak ve kalp krizini birbirlerinden nasıl ayırabilirsiniz?

https://panikataksite.wordpress.com/2019/02/02/panik-atak-veya-kalp-krizi/

 

Otizm spektrum bozuklukları…

https://panikataksite.wordpress.com/2019/02/18/otizm-spektrum-bozuklugu/

 

Hepinize yeniden iyi okumalar dilerim

Hasan Durna, uzman psikoterpist.

https://www.kitapyurdu.com/yazar/hasan-durna/192235.html

http://www.kitapavrupa.com/yazar/hasan-durna/192235.html

Otizm spektrum bozuklukları

Autism_Awareness_Ribbon

Otizm Spektrum Bozuklukları yani dilimize kısaca otizm olarak yerleşen bu olgu aslında bir nöropsikiyatrik rahatsızlıklar kümesidir. İçinde otizm ve asperger bozukluğunu barındırır. Erken yaşlarda başlayıp (bebeklikte de teşhis edilebilir) yaşam boyu süren, sosyal etkiletişim, iletişim ve hayal kurma becerilerindeki eksiklikle kolayca tanımlanabilirler. Süreklilik gösteren bedensel hareketler / ritüeller, dili anlama ve kullanmadaki zorluklar, planlama / organize etme zorluları, çevredeki değişimleri anlayamama / kabullenememe ve sınırlı ilgi alanı gibi temel problem alanlarında benzerlikler gösterirler.

Otizm kelimesi ilk defa İsviçreli Eugen Bleuler tararından kullanıldı. Yunancadaki autos (kendi) kelimesinden türetilen kelime, Avustralya asıllı Amerikalı doktor Leo Kanner tarafından 1943 yılında psikiyatrik tanı olarak kullanılmaya başlandı. Onunla aynı dönemde çalışmalar yapan yine Avustralyalı bir başka doktor, Hans Asperger de aynı konuda çalışmalar yapıp (300 bilimsel makale yazmış) aynı gruptaki bir bulguya ulaşmıştı, Asperger sendromu. O zamanlardaki adı ise otistik psikopati idi. Hans Asperger, Kanner kadar şanslı olmadığı için, ikinci dünya savaşı ve almanca bilimsel yayınların sınırlı sayıda insana ulaşması gibi nedenlerle, 1980 yıllarına kadar gösterilmesi gereken ilgiyi göremedi.

Bu spektrum içinde yüksek zekalı veya düşük zekalı bireylere rastlanmaktadır. Yani sorun zeka geriliği değildir. Empati yoksunluğu ve sosyal iletişimden kaçınmak kolaylıkla gözlenen belirtilerdir. Bilişsel zorluklar, duyguları tanıyamama, mimiksiz bir yüz, sarılmaktan veya bazı giysilerden rahatsız olma, ışığa ve sese duyarlılık, eşlik eden bir sürü fiziki ve psikolojik rahatsızlıklar, dildeki karmaşalar (şakaları anlayamama gibi), motorik gecikmeler veya eksiklikler, göz teması vs vs gibi bir çok belirti gözlenebilir.

Kızlarda asperger görülme sıklığı erkeklere göre daha yüksekken otizmde ise tam tersi geçerlidir. Otizm ve saranın birlikte görülme sıklığı diğer gruplara göre gayet yüksektir. DEHB tanısı ve tikler, kendini yaralama ve hijen problemi, mobbinge bağlı sosyal cinsel ve psikolojik problemler, uzun dönemde kötü ekonomi ve besin kaynakları / spor yapma alışkanlıklarına bağlı fiziki hastalıklar gibi problemler de ortaya çıkar.

Teşhis koymak sadece uzman ve deneyimli psikiyatrist ve psikoloğun ortak yaptığı tetkikler sonrasında olur. Sorular sorulur, anne baba çağırılır, kamera ile çekim yapılır vs vs.

Nedenleri ne peki? Tam olarak bilmiyoruz ne yazık ki. Araştırmalar hala devam etmekte. Son dönemlerde bir araştırmada bağıksaklardaki bakteri florası ve beynin erken dönem  gelişimi arasındaki ilişkinin, bireylerde otizm yaratıp yaratmadığı incelenmekte. Kimileri psikososyal nedenler, kimileri bağlanma kuramı ile açıklamaya çalışsa da hala kimse kesin cevap verememekte.

Ne yapmalı? Erken teşhis, psikolojik ve sosyal destek, okul desteği, bazı koşullarda ilaç desteği, sorunu anlayan ve destek çıkan yakınların sevgi dolu yaklaşımı.

2002 yılında Nobel ödülünü ekonomi dalında kazanan Vernon L. Smith´in, Leonel Messi´nin, Dan Aykroyd´un, Anthony Hopkis´in, Andy Warhol´un aspergerli, prof Temple Grandin´in otizmli olduğunu, daha yazmakla bitmeyecek bir listede olan birçok başarılı iş kadını ve adamlarının, sporcuların, dahilerin, sanatçıların otizmli veya aspergerli olduklarını, avrupada sadece otizmlileri işe alan şirketler olduğunu biliyor muydunuz?

Şu yazımda ise konu hakkında küçük bir deney videosu göstermiştim.

https://panikataksite.wordpress.com/2018/08/30/otizm-hakkinda-bilmedikleriniz/

Sağlıcakla kalın

Hasan Durna

https://www.kitapyurdu.com/yazar/hasan-durna/192235.html

http://www.kitapavrupa.com/yazar/hasan-durna/192235.html

 

Bağırsaklarımız gerçekten de ikinci beyin mi?

Bağırsak

Sürekli konuşulan, popüler olduğu kadar hakkında birçok yanlış bilgilerin de olduğu bir konudan bahsedeyim bugün. Bağırsaklarımız ve midemizde yaşayan bakteriler ve onların ruh sağlığımıza etkisi.

Bağırsakların ilginç bir özelliği vücuttaki diğer tüm organlardan farklı olarak kendi başına karar verebilen bir organ olmasıdır.

Enterik sinir sistemi (ESS) bağırsaklar, mide, pankreas vb gibi organların etrafındaki otonom sinir sistemi olup, merkezi sinir sisteminden (MSS) bağımsız olarak çalışır ve kendi kararlarını verir. ESS sempatik ve parasempatik sinir sistemlerini ciddi biçimde etkiler.

En önemli fonksiyonlarından birisi de bağışıklık sistemi üzerindeki hayati rolüdür. İçerisinde 500 milyon nöronu barındıran sistem olan ESS (neredeyse omuriliğimizdeki nöronlar kadar) bilgi toplama, kas kontrolü, ani karar verme gibi birçok fonksiyonu gerçekleştirir.

Bağırsaklarımızda bizlerle birlikte yaşayan milyarlarca bakteri, iyi ve kötü bakteriler olarak gruplandırılırlar. Dışkımızın yarısı bu bakterilerden oluşturur. Tahminen 500 farklı tür yaşamaktadır sindirim sistemimizde ve toplamda 1-2 kilo civarındadır. Yüzde 99´u 30-40 farklı türde bakterilerden oluşur.

Bu bakteriler farklı gıdalarla beslenirler. İçimizdeki bakteri florasını korumak, beslenme kaynaklarımızın farklı türlerden oluşması ile mümkündür.  1800´lü yılların başlarında Amerikalı bir doktorun araştırmaları,William Beumont, karın ve bağırsak sağlığı ile ruh sağlığı arasındaki bağı irdelemektedir. Son yıllarda bu konu sadece diyetisyenlerin ve gastroentrologların değil psikiyatristlerin de ilgi odağı olmaktadır.

Kabaca mutluluk hormonu da diyebileceğimiz serotoninin neredeyse tamamı karın ve bağırsak sisteminde bulunur. Serotonin, sinir hücreleri (nöronlar) arasında elektrik sinyalleri taşımakla görevli bir nörotransmitterdir. Bağırsak hareketlerini, açlık tokluk hissini, büyüme hızını denetler. Depresyon, saldırganlık veya atıllık, cinsel güdü, uyku düzeni ve stres ile yakın ilişkisi olduğu belirlenmiştir.

Bağırsaklarımızdaki bazı bakterilerin salgıladığı nörotransmitter (serotonin, dopamin, adrenalin gibi) nöronlar vasıtasıyla beyne ulaştırılıp duygularımızı, düşüncelerimizi ve davranışlarımızı da etkilemektedir.

Bağırsak florasındaki düzensizlik, kişinin bağışıklık sisteminde hasara ve böylelikle hastalıklara daha yatkın olmaya götürür. İrritabl bağırsak sendromu, psikoloji ve mide/bağırsak arasındaki ilişkiye dair güzel bir örnektir.

Bağırsaktan kana geçen bazı maddeler, damarlardan beyne ulaşmakta ve stres yaratmakta. Stres ise bağırsağı olumsuz etkileyip o floradaki iyi bakteri sayısını azaltmakta ve nihayetinde beyinde acı, kaygı, korku, gibi duygular yaratmaktadır.

Bilim dünyasında bağırsak florasındaki bazı bakterileri artırıp bazı bakterileri azaltarak depresyon ve DEHB tedavisinde yeni metodlar bulunmaya çalışılan araştırmalar vardır.

Ancak ESS ve bağırsak/mide bakterilerilerinin rolünü gereksiz yere abartıp, psikolojik sorunların sadece doğru yemek yeme alışkanlıkları ile giderileceğine inanmak doğru değildir. İlerideki araştırmaların neyi göstereceği elbette yeni tedavi türlerini de olası kılmakta.

O gün gelene kadar, doğru yeme içmenin ve mide/bağırsak sağlığının üst düzeyde tutulmasının, asıl tedaviyi olumlu etkileyen ve iyileşme sürecini hızlandıran bir koşul olduğu bilinmelidir.

Batı dünyasındaki yaygınlaşan tedavi türlerinden birisi, sağlıklı bir insandan alınan bakteri florasının (yani bağırsaklardan alınan dışkının) hastaya nakli ile olmakta. Bu tedavi yapılmasa da günlük yaşamda kendi başına yapılacak başka şeyler de var.

Sağlıklı bir mide ve bağırsak sistemi için ne yapmalı?

  • Lifli besinler yemeye çalışın. Yetişkin bir insanın günlük ihtiyacı 30-40 gr. civarındadır. Meyve sebze tahıllardan edinilebir.
  • Turşu, kefir, şalgam, boza gibi mayalı yiyecekler midemizdeki yararlı bakterilerin de gıdasıdır.
  • Tabağınız rengarenk olsun. Yani tekdüze yemek yemekten (sadece hamur işi, sadece et, sadece sebze vs) kaçının. Tüm besinlerden azar azar da olsa yemeye çalışın.
  • Düzenli spor yapın. Günlük spor alışkanlıklarının ne kadar önemli olduğu hakkındaki  fikirlerimi başka bir yazının konusu olarak yarınlara saklayayım.
  • Uykunuza dikkat edin. Elbette bu konuda uyku ve ESS arasında yumurta ve tavuk ilişkisi olsa da yardımcı tedbirlerle, iyi işleyen bir uyku düzenine kavuşmaya çalışın.
  • Zararlı şeker, gereksiz antibiyotik kullanımı, hormonlu ve katkı maddeli yiyeceklerden uzak durun.
  • Fazla alkol, kahve, çay, aşırı baharattan uzak durun.
  • Stres vücutta kortizolu arttırıp yararlı bakterileri öldürür. Stresle başa çıkma alıştırmalarını uygulayın.

 

Yukarıda da belirttiğim gibi bu mekanizmanın işleyişini ne abartarak ne de hor görerek sağlıklı sonuca ulaşılabilir.

Saygılarımla…

Hasan Durna

https://www.kitapyurdu.com/yazar/hasan-durna/192235.html

http://www.kitapavrupa.com/yazar/hasan-durna/192235.html

 

 

 

 

 

Sosyal fobi tedavisinde kullanılan ilaçlar

thermometer-1539191_960_720

Ülkemizdeki doktor ve hastaların davranışlarını domine eden ilaç kullanımı kültürümüz hakkında daha önce birçok defa yazdım. Yine belirteyim, yerinde kararınca ve uzmanı ile danışılıp tartışılmış psikofarmaka tedavisi olumlu ve zorunludur. Kendi kafana göre ilaç almak veya tedaviyi yarıda bırakmak, bir yakının tavsiyesine uymak, cahilce yapılan paylaşımlara kanıp karar vermek gibi zararlı şeyler tehlikelidir, tavsiye edilmez.

Çoğu sosyal fobili insan aslında ilaç kullanmadan tamamen davranış ve bilişsel temelli destek tedavileri ile sosyal kaygılarını yani sosyal fobi ve buna bağlı yıkıcı ve ürkütücü panik ataklarını kontrol edebilir. Bu kontrolü psikoterapi seansları veya kendi kendine yardım metodları ile de edinebilirsiniz. Elbette bu ağır ve çoklu rahatsızlıklar olmayan vakalarda daha rahat ve kolaydır.

Yine de, “ilaca ihtiyacım var”, veya “konu hakkında bilgi sahibi olmak istiyorum” diyorsanız buyrun yazının devamına…

Yapılan bilimsel araştırmalar sadece ilaç kullanımının ve sadece psikoterapinin aynı derecede etkili olduğunu ortaya koymaktadır. Ancak vakalardaki çeşitlilik, ilaç kullanmayı zorunlu kılan durumlar gibi nedenlerle çoğunlukla kullanılan metod ilaç ve destek terapilerin karışımı olan bir kurdur. İlaç tedavisinin özü, ilacın içindeki aktif maddenin kaygıyı, panik atakları ve depresyonu engelleyip, yeni geleceği varsayılan ataklara dair duyulan korkuyu azaltmak, kişide fiziki ve ruhsal rahatlama yaratmak, stresi azaltmaktır. Tüm ilaçlar eninde sonunda ilaç tedavisi kesildikten bir süre sonra etkisini yitirir.

Kaygı bozukluklarında ve özellikle sosyal kaygı bozukluğunda kullanılan ilaçlar zamanla gelişip günümüzdeki seviyeye gelmişlerdir. Eskiye oranla tedaviye yanıt verme, yan etkiler gibi birçok konuda iyileştirmeler gözlenmektedir. sosyal kaygı bozukluğu tedavisinde kullanılan ilaçlar kabaca dört gruba ayrılır.

SSRİ (Seçici Serotonin Gerialım İnhibitörleri) günümüzde en çok kullanılan ilaçlarıdır. 80´lerin son yarısında piyasaya sürülmüştür. Popüler olması düşük düzeydeki yan etkileri ve yüksek tedavi kapasitesi dolayısı iledir. Aşırı doz kullanımının bile herhangi bir sorun yaratmaması özellikle intihara eğilimli hastalarda yaşamsal öneme sahiptir. İlacın etkisi, kaygının engellenmesi ve azaltılması olarak gözlenir. İlacın kullanılmaya başlanmasından itibaren iki ila dört hafta arası bir sürede yüksek oranda iyileştirmeler gözlenir. Ortalama bir yıllık ilaç tedavisini izleyen birkaç aylık ataksız bir dönemden sonra azar azar düşen doz miktarı ile ilaç kesilir. Görülme olasılığı olan yan etkiler bulantı, uyku bozuklukları, kilo alma, ağız kuruluğu, yorgunluk hissi, kabızlık ve cinsel iştahsızlık olarak gözlenebilir. SSRİ ilaçları depresyon tedavisinde de kullanılmaktadır. Bağımlılık yaratma riski yoktur. Fluoxetine, Sertralin, Citalopram, Paroxetin, Fluvoksamin gibi örnekler verilebilir.

SNRİ (Seçici Noradrenalin Gerialım İnhibitörleri) 1990´lı yılların ortalarından itibaren kullanılmaya başlanan bir ilaç grubudur. SSRİ´lerden sonraki bir model olarak sayılır. Effexor (bilinen ismi ile Venlafaxin), Cymbalta, İxel bu gruba örnek verilebilir. Ağız kuruluğu, kabızlık, görme bozuklukları, yorgunluk hissi, uykusuzluk, baş ağrısı ve diyare yan etkiler olarak gözlenebilir.

MAOİ (Monoamin Oksidaz İnhibitörleri) Sosyal kaygı bozukluğu ve panik atak tedavisinde kullanılıp başarı ile denenmiş eski dönem bir ilaç grubudur. Öncelikle anti depresan olarak kullanılan bu grup sonraları kullanım alanını kaygı bozukluğunu da kapsar bir şekilde geliştirmiştir. Bu ilaç turu 50´lerde kullanılmaya başlanıp günümüzde az tercih edilen bir gruptur. Tranılsıpromine, Moklobemid ve Fenelzin olarak örneklendirilebilir. Genellikle dirençli ve zor vakalarda tercih edilirler. Yan etkileri arasında aşırı kilo alma, uykusuzluk ve cinsel bozukluklar olağan olanlardır.

BENZODİAZEPİNLER 70´lerde ortaya çıkan bir ilaç türüdür. En tanınmışları Alprazolam (Xanax), Klonazepam (Rivotril) ve Diazepam (Diazem) dir. Hızla etki gösterir. Bağımlılık riski yüksektir. Aşırı yorgunluk yaratır. Bilişsel bozukluklara yol açıp baş dönmesi, cinsel bozukluklar, terleme ve titreme, aşırı uyku, bağımlılık yaratma gibi yan etkilere neden olabilirler. Sosyal kaygı bozukluğu tedavisinde birinci tercih olarak kullanılmazlar.

Sosyal kaygı bozukluğu tedavisinde, kullanılan ana ilaç tedavisinin yanı sıra bazı yan etki önleyici tedavi edici ilaçların kullanılması da olağan bir durumdur. Sosyal fobinin panik ataklar ve diğer kaygı bozuklukları, psikolojik bozukluklar ve diğer bazı somatik bozukluklarla da birlikte görüldüğü unutulmamalıdır. Yine kaygı, stres ve panik ataklarla ilintili olumsuz algılanan fiziki, bilişsel ve ruhsal belirtiler de farmakolojik yollarla tedavi edilebilir.

Belirtildiği gibi benzodiazepinler bağımlılığa ve yan etkilere daha açık potansiyelli nedeni ile ile hamilelerce kullanılmaması ve diğer türden ilaç seçimi daha yerinde uygun bir seçimdir. Bağımlılığa meyilli ve intihar teşebbüs riski yüksek olan hastalarda dikkatli olunmalıdır.

Belirtildiği üzere doktor ile olan dialog, ilacın yapısı, etki süresi, yan etkileri, dozaj ve kesinti zorlukları gibi konularda bilgi sahibi olmanıza neden olur. İlaç alımında doktor tavsiyesinin dışına çıkılmaması önemlidir. Bazı ilaçlar bağımlılık yaratırken bazıları özkıyım (intihar) riskini yükseltebilir. Bazı ilaçların yarılanma süresi diğerlerine göre daha uzundur.

İlaç tedavisi sırasında alkol kullanımı, bazı yiyecek ve içeceklerin alınması önerilmez. Doktordan alınacak kapsamlı bilgi bu konularda dikkatli olmak için yeterli olacaktır. Günlük spor, beslenme alışkanlıkları ve kendi kendine yardım tekniklerinin psikososyal destek ile kombine edilmesi de en az psikoterapi ve tek başına ilaç tedavisi kadar etkili olabilmektedir. Daha ayrıntılı bilgiyi kitaptan ve diğer yazılarımdan edinebilirsiniz.

Saygılarımla…

Hasan Durna, uzman psikoterapist

http://www.kitapyurdu.com/yazar/hasan-durna/192235.html

http://www.kitapavrupa.com/yazar/hasan-durna/192235.html