Şekerin kanserli hücreleri besleyip insan ömrünü kısaltığını biliyor muydunuz?

şeker içecek

 

Çok şeker yemenin, çok şekerli ve gazlı içecek içmenin obeziteye (aşırı kilo alma), kalp damar hastalıkları, diş çürümesi gibi bilimum rahatsızlıklara yol açtığını biliyorsunuzdur. Bir kaç hafta önce yayınlanan bir araştırma, sonucunu daha önce tahmin etsek de kanıtlayamadığımız yeni bir zararını daha ortaya çıkardı.

Sciences haberine göre Weill Cornell Medicin (New York yerleşimli ünlü bir tıp fakültesi) araştırmacıları dünyada ilk kez bağırsak kanser tümörlerinin şeker ile beslenip büyüdüğünü ispat ettiler. Fareler üzerinde yapılan deneyde, şekerle beslenen farelerdeki tümörlerin, hücre çekirdeği çevresinde yeterince kalın bir yağ tabakası oluşturabildikleri ve bu ortamda rahatlıkla beslenip büyüdükleri gözlendi.

Anlayanlar için çok büyük bir haber bu. Koruyucu sağlık tedbirleri, rehabilitasyon hizmetleri gibi bir çok tedavi aşamasında diyetisyen arkadaşlarımızın tedavi sürecinde yer almasının zaruri olduğunu onaylayan bir haber bu. Doğru beslenme, diğer zorunlu tedavilerle birlikte, yaşam kurtarır, sağaltım süresini kısaltır.

Şeker ve depresyon arasındaki olumsuz ilişki psikiyatri dünyasında zaten bilindik bir konu. Aşırı şeker kullanımının kaygı, stres, panik, fobi ve takıntıları nasıl olumsuz etkilediği yazılıp çizildi. Şuradaki Bağırsak florasını ve ruh sağlığı temalı yazımda bakteriler ve ruh sağlığı ilişkisini ayrıntılı irdelemiştim. Merak edenler oradan daha ayrıntılı okuyabilirler.

Çocuklar ve ve özellikle dikkat eksikliği gibi rahatsızlıkları olan çocuklara yerli yersiz şeker vermek, onları şekerle susturmak cinayete eşdeğerdir benim gözümde. Yapmayın. Bu konuda daha uzun bir yazı yazarım ilerde.

Düzenli olarak her gün şekerli içecek tüketenler, hiç tüketmeyenlere oranla daha fazla yağ toplarlar. Ve bu toplanan yağ kötü yağ, yani atılması çok daha zor olan zararlı yağdır. Bu yağ, kalp ve damar hastalıklarına, diyabete ve böylelikle yüksek kalp krizi riski gibi sebeplerle erken ölümlere yol açan yağdır. Dikkatinizi çekerim, bu yağlanmayı dışarıdan görmek zorunda değilsiniz. Yani incecik, sırım gibi, bir insanın bazı obezite insanlar göre daha tehlikeli bir kan şekeri oranına sahip olması demek bu.

Türkiye dünyada en çok şekerli içecek tüketilen ilk 10 ülke arasında. En az spor yapan, günlük yemek bütçesi en düşük ülkeler arasında yer alması, gıda sektöründe yoğun kullanılan katkı maddeleri gibi faktörlerle birleşince sağlıksız beslendiğimiz, aldığımız kaloriyi hemen kötü yağa çevirip sağlığımızı riske ettiğimiz aşikar. Daha açıkcası, kendi mezarımızı kendimiz kazıyoruz.

Yukarıdaki resme aldanıp sadece yabancı markaların ürünlerini tehlikeli saymayın. Fakir veya gelişmekte olan ülkelerin üreticileri para kazanma hırsıyla daha vahşi daha tehlikeli olurlar. Türk meşubat ve içeceklerinde durum daha vahim. İnanılmaz oranda şeker ve katkı maddesi var içlerinde.

Çözüm ne?

  • Beslenme alışkanlıklarınızı değiştirin. Bu konuda bilgi sahibi olun.
  • Daha çok sebze ve meyve, daha çok çerez yeyin.
  • Aşırı karbonhidrat, tuz ve hayvansal yağ kullanmaktan vaz geçin.
  • Kolay değil elbet ancak şeker kullanımını hayatınızda minimum seviyeye indirin.
  • Spor yapın, onu yapamıyorsanız dans edin. Sevdiğiniz bir şeyler yapın. Hareketli olun.
  • Bir diyetisyene başvurup sağlıklı beslenme konusunda bilgi alın.
  • Devletin ve belediyelerin şekerli içecek üretimine extra vergilendirme getirmesi, reklamlara sınırlama koyması, satış yaşı sınırlaması koyması, katkı maddeleri kullanımını düzenleyip kontrol etmesi, şeker oranlarını kontrol etmesi gibi kanuni ve adli uygulamalar hayat kurtaracaktır.

Saygılarımla

Hasan Durna

https://www.kitapyurdu.com/yazar/hasan-durna/192235.html

http://www.kitapavrupa.com/yazar/hasan-durna/192235.html

Reklamlar

Uyuşturucu madde kullanımı psikoz bozukluğuna neden olmakta.

drugs-1276787_960_720

 

Psikiyatri dünyasındaki en ağır vakalar psikozlardır. Düşünce ve duyunun ağır oranda bozulduğu zihin durumudur. Böyle bir epizotta gerçek dünya ile olan bağ kopar, halüsinasyonlar ve paranoya yaşanır. Şizofreni, bipolar bozukluk, ağır depresyon vakaları yanında madde kullanımına bağlı olarak da ortaya çıkar. Psikozların halüsinasyon, paranoya, bıkkınlık, isteksizlik, unutkanlık, kognisyon zorlukları, özkıyım isteği gibi bir sürü tesiri varken kişinin geri kalan yaşamında, eğer bağımlılık geçmişi yoksa, madde bağımlılığı, davranış bozuklukları, sosyal bozukluklar, artan suça eğilim riski, ümitsizlik, fakirlik hatta kalp ve kan dolaşımı hastalıkları gibi somatik rahatsızlıklara yakalanmasına da yol açar.

Bu konu hakkında ileride daha ayrıntılı bir yazı yazarım. Bugün bahsetmek istediğim konu, uyuşturucu madde kullanımının psikozları nasıl etkilediğidir.

Bilinmesi gereken ilk nokta madde kullananların önemli bir bölümünün psikoz yaşayacağıdır. Özellikle kokain, amfetaminler, esrar ve ağır alkol kullanımı psikoz için daha yüksek risk oluşturmaktadır. Maddenin ne kadar sürede kullanıldığı, kişinin genetik yatkınlık, önceki psikiyatrik geçmişi, maddenin psikoz gelişiminin hızını etkiler. Özellikle 16-25 yaş aralığı şizofreni gelişimi açısından çok riskli bir dönemdir.

Maddeye bağlı olarak ortaya çıkan psikozlar madde kullanımı anında ortaya çıkabileceği gibi, kullanım sonrası ilk 48 saat içinde de ortaya çıkabilirler. Bazan ilk kullanım bazansa uzun süreli kullanım psikoza yol açar. Altında psikiyatrik nedenler bulunmayan psikozlar geçici psikozlar olarak kalabilir. Olumlu koşullarla kişi son madde kullanım tarihinden 6 ay sonra sağlığına kavuşabilir.

Uyuturucu maddenin beyni nasıl etkilediği talamus, sinapsler ve dopamin arasındaki ilişkiye hiç girmeyeyim. Uzun ve sadece meraklısının okuyup anlayacağı bir konu. Kısaca madde kullanımına bağlı psikozun kullanılan maddenin beyinde yarattığı geçici veya kalıcı hasar olduğunu söyleyip geçeyim.

Diğer psikozlar, alkolhalüsünasyonları, alkolparanoyanalı ile karıştırılabilirler. Antipsikotik ilaçlar, psikoterapi, psikososyal destek çalışmaları ile tedavi edilir.

Yaşanılan durum kişi ve yakınları için yıkıcı, yorucu ve pahalı bir süreçtir. Aile ve yakın çevrede yaşanan ayrılıklar, yalnızlık, özkıyım/intihar, fakirlik, suça eğilim, bağımlılık gibi bir çok sorunu da beraberinde getirir.

Ne yapmalı?

Yapılacak öyle çok şey var ki… Uzun zahmetli tedaviler, koruyucu çalışmalar, rehabilite çalışmaları… Hepsinden kurtulmak istiyorsanız şu basit, uygulanabilir bir kaç önerimi dinleyin.

  • Uyuşturucu kullanmayın!
  • Gereksiz sıklıkta ve yoğunlukta alkol almayın!
  • Daha ağır madde bağımlılığına yol açabilecek alışkanlıklardan kaçının.
  • Yukarıdaki şıkları yaşayabilecek yakınınız/arkadaşınız varsa sevgi ve saygıyla uyarın, yardım edin.
  • Bu riskleri taşıyan ortamlardan uzak durun.
  • En kısa sürede profesyonel yardım almak can, zaman,sağlık ve paranızı kurtarır.

Geçmiş olsun…

Hasan Durna, uzman psikoterapist

https://www.kitapyurdu.com/yazar/hasan-durna/192235.html

http://www.kitapavrupa.com/yazar/hasan-durna/192235.html

 

 

 

 

Doğadaki mucize, yaban mersini (Vaccinium myrtillus)

genclik-iksiri-ve-hafiza-koruyucu-meyve-yaban-mersini_1078743_720_400

Vaccinium myrtillus, avrupa ve asyanın bir bölümünde yabani olarak yetişen, ülkemizde Yaban mersini, Ayı üzümü, Çoban üzümü, Likapa, Mosi/Morsivit gibi isimlerle bilinen bir yemiş türüdür. Türkiye´nin sadece kuzey bölgelerinde, doğada yabani olarak yetişen alt türlerine rastlanılır. Dünyada bilberry olarak bilinip (blueberry ile karıştırmayın) bazı ülkelerde kültür bitkisi olarak yetiştirilmektedir. Genellikle ormanlık alanlarda yetişir.

Taze olarak tüketilebilen bu yemiş, kurutulup ezilerek toz halinde, reçel marmelat vb yapılarak, şarap ve çeşitli alkollü içecek yapılarak, baharat olarak gıda sanayisinde, ilaç sanayisinde, tekstil boyama işlerinde, kozmetik sanayisinde kullanılmaktadır.

Elbette en önemli kulanım alanı gıda ve ilaç sektörleridir.

Avrupada yaz günlerinin vazgeçilmez yemişi olan bu bitki, ailecek çıkılan bir piknikte hafif bir yürüşüş sonunda tüm ailenin hem doğada spor yapmasını hem de mosmor eller ve yüzlerle eğlenceli bir vakit geçirmesini sağlar.

Yapılan bilimsel araştırmalarla bu bitkinin kalp ve damar hastalıkları, şeker hastalığı, bunama ve hafıza yitikliği, mide rahatsızlıkları, göz sağlığı gibi konularda etkili olduğu kanıtlanmıştır. İsveç´te uzun yıllardır devam eden, kış uykusuna yatan yabani ayıların fiziksel sağlığı ve beslenme alışkanlıkları hakkındaki uluslararası araştırma her yıl bizleri şaşırtan ve geleceğe daha da umutlu bakmamızı sağlayan yeni sonuçlar açıklamakta.

Biyomimetik (hastalıkların nedenlerini doğadaki örnekleri ile anlamaya / çözmeye çalışma) araştırmalar, yaz ve güz aylarında, bilinenin aksine çoğunlukla bitkisel diyet uygulayan (özellikle yaban mersini) yabani ayıların aşırı kilo alıp vermeleri, aylarca yemeden içmeden hareketsizce yatmaları gibi bir insanı kolaylıkla ölüme götürebilecek sorunlarla nasıl başa çıktıkları üzerine kafa yormakta.

Bir çok araştırmacı şu aralar beslenme diyetine yoğunlaşmış durumda. Böbrek uzmanları, kalp ve damar uzmanları, beyin ve hafıza depolama üzerine çalışan uzmanlar, denge ve iskelet araştırmaları…

Neymiş şu yemişin faydaları öyleyse?

  • Antitoksidan içeriği en yüksek bitkiler arasındadır.
  • Kabızlık ve bir çok mide rahatsızlıklarına iyi gelir.
  • Kan şekerini düşürür. Kalori oranı düşüktür.
  • Kemik dokusu üzerinde olumlu etkileri vardır.
  • Antiinflamotorik ve anti oksidativ stres özelliği ile kalp ve damar hastalıklarını önlerken yaşlanmayı yavaşlatabilir. Kan pıhtılaşmasını önler.
  • Glokom, karatak gibi göz hastalıklarını yavaşlatıcı, önleyici özellikleri vardır.
  • Hafıza kaybını önler. Bir çok demens araştırmacısı her yıl ayılardan alınan yeni kan örnekleri üzerinde deneyler yapmakta.
  • Artroza ve bazı böbrek yetmezliği hastalıklarına karşı etkilidir.
  • Kas eksilmesine karşı etkilidir. Hatta Fransız aratırmacıların yaptığı bir araştırmada ayıların kanından yapılan bir serum ile hastalarda yeni kas telleri oluşmaya başlamıştır.

Daha başka faydaları da olduğu idda edilen bu besinin elbette her türlüsü yararlı değil veya aynı oranda yararlı değildir. Yazdığım gibi, vaccinium myrtillus bitkisinin yabani olanı ve ortalama günlük 40 – 50 gram civarında tüketileni yukarıda sıralanan faydaları bilimsel olarak göstermekte.

Bu bitkiden yapılacak ilaçlar için hala erken. Ancak şu ana kadarki araştırmalar gayet umutlu sonuçlar vermekte.

Saygılarımla

Hasan Durna

https://www.kitapyurdu.com/yazar/hasan-durna/192235.html

http://www.kitapavrupa.com/yazar/hasan-durna/192235.html

 

Otizm spektrum bozuklukları

Autism_Awareness_Ribbon

Otizm Spektrum Bozuklukları yani dilimize kısaca otizm olarak yerleşen bu olgu aslında bir nöropsikiyatrik rahatsızlıklar kümesidir. İçinde otizm ve asperger bozukluğunu barındırır. Erken yaşlarda başlayıp (bebeklikte de teşhis edilebilir) yaşam boyu süren, sosyal etkiletişim, iletişim ve hayal kurma becerilerindeki eksiklikle kolayca tanımlanabilirler. Süreklilik gösteren bedensel hareketler / ritüeller, dili anlama ve kullanmadaki zorluklar, planlama / organize etme zorluları, çevredeki değişimleri anlayamama / kabullenememe ve sınırlı ilgi alanı gibi temel problem alanlarında benzerlikler gösterirler.

Otizm kelimesi ilk defa İsviçreli Eugen Bleuler tararından kullanıldı. Yunancadaki autos (kendi) kelimesinden türetilen kelime, Avustralya asıllı Amerikalı doktor Leo Kanner tarafından 1943 yılında psikiyatrik tanı olarak kullanılmaya başlandı. Onunla aynı dönemde çalışmalar yapan yine Avustralyalı bir başka doktor, Hans Asperger de aynı konuda çalışmalar yapıp (300 bilimsel makale yazmış) aynı gruptaki bir bulguya ulaşmıştı, Asperger sendromu. O zamanlardaki adı ise otistik psikopati idi. Hans Asperger, Kanner kadar şanslı olmadığı için, ikinci dünya savaşı ve almanca bilimsel yayınların sınırlı sayıda insana ulaşması gibi nedenlerle, 1980 yıllarına kadar gösterilmesi gereken ilgiyi göremedi.

Bu spektrum içinde yüksek zekalı veya düşük zekalı bireylere rastlanmaktadır. Yani sorun zeka geriliği değildir. Empati yoksunluğu ve sosyal iletişimden kaçınmak kolaylıkla gözlenen belirtilerdir. Bilişsel zorluklar, duyguları tanıyamama, mimiksiz bir yüz, sarılmaktan veya bazı giysilerden rahatsız olma, ışığa ve sese duyarlılık, eşlik eden bir sürü fiziki ve psikolojik rahatsızlıklar, dildeki karmaşalar (şakaları anlayamama gibi), motorik gecikmeler veya eksiklikler, göz teması vs vs gibi bir çok belirti gözlenebilir.

Kızlarda asperger görülme sıklığı erkeklere göre daha yüksekken otizmde ise tam tersi geçerlidir. Otizm ve saranın birlikte görülme sıklığı diğer gruplara göre gayet yüksektir. DEHB tanısı ve tikler, kendini yaralama ve hijen problemi, mobbinge bağlı sosyal cinsel ve psikolojik problemler, uzun dönemde kötü ekonomi ve besin kaynakları / spor yapma alışkanlıklarına bağlı fiziki hastalıklar gibi problemler de ortaya çıkar.

Teşhis koymak sadece uzman ve deneyimli psikiyatrist ve psikoloğun ortak yaptığı tetkikler sonrasında olur. Sorular sorulur, anne baba çağırılır, kamera ile çekim yapılır vs vs.

Nedenleri ne peki? Tam olarak bilmiyoruz ne yazık ki. Araştırmalar hala devam etmekte. Son dönemlerde bir araştırmada bağıksaklardaki bakteri florası ve beynin erken dönem  gelişimi arasındaki ilişkinin, bireylerde otizm yaratıp yaratmadığı incelenmekte. Kimileri psikososyal nedenler, kimileri bağlanma kuramı ile açıklamaya çalışsa da hala kimse kesin cevap verememekte.

Ne yapmalı? Erken teşhis, psikolojik ve sosyal destek, okul desteği, bazı koşullarda ilaç desteği, sorunu anlayan ve destek çıkan yakınların sevgi dolu yaklaşımı.

2002 yılında Nobel ödülünü ekonomi dalında kazanan Vernon L. Smith´in, Leonel Messi´nin, Dan Aykroyd´un, Anthony Hopkis´in, Andy Warhol´un aspergerli, prof Temple Grandin´in otizmli olduğunu, daha yazmakla bitmeyecek bir listede olan birçok başarılı iş kadını ve adamlarının, sporcuların, dahilerin, sanatçıların otizmli veya aspergerli olduklarını, avrupada sadece otizmlileri işe alan şirketler olduğunu biliyor muydunuz?

Şu yazımda ise konu hakkında küçük bir deney videosu göstermiştim.

https://panikataksite.wordpress.com/2018/08/30/otizm-hakkinda-bilmedikleriniz/

Sağlıcakla kalın

Hasan Durna

https://www.kitapyurdu.com/yazar/hasan-durna/192235.html

http://www.kitapavrupa.com/yazar/hasan-durna/192235.html

 

KİREÇLENME (ARTROZ)

artroz

 

Birçok insanın günlük yaşamını olumsuz etkileyen artroz nedir?

Eklem çevrelerindeki yumuşak dokunun, yani kıkırdağın, zamanla aşınıp yıpranması ve ağrılara neden olması ile bilinen, kireçlenme olarak adlandırılan bir hastalıktır.

Artroz sıklıkla diz, kalça ve beldeki eklem yerlerinde görülür. Yaşla alakası pek olmasa da gençlerde görülme yüzdesi daha düşüktür.

Artrozun birincil nedeni kıkırdak dokusundaki eskime ve buna bağlı olarak kemiklerin birbirine sürtünmesiyle oluşan ağrı ve hasarlardır.

Dizdeki fiziki mekanizma, uyluk ve kaval kemiklerinin çapraz ve yan bağlar adı verilen kaslarla tutulması ile düzenlenmiştir. Aşırı kilo, hareketsizlik. aşırı spor, spor sakatlanmaları, dizi zorlayan iş koşulları, bilinçsiz ayakkabı kullanımı gibi nedenler kıkırdak aşınmalarına neden olur.

Yazının konusu diz artrozu ancak dirsek, kalça, bel, boyun ve ellerde de artroz hastalığının oluştuğunu unutmatalım.

Ağrılardan dolayı günlük hareketlerden kaçınmak kişinin yaşamını atıl ve zevksiz kıldığı kadar bu hastalıktan dolayı görülen belirtilerin daha da ağırlaşmasına neden olur.

Bir doktor veya fizyoterapist belirtilere bakarak teşhis koyar. Birincil tedavi fizyoterapi ve ilerleyen ağır aşamalarda ise ameliyattır.

Ne yapmalı?

Öncelikle bir fizyoterapistle görüşün. Onlar size en uygun fizik tedavi alıştırmalarını ve bunların nasıl ne kadar süreyle ve ne kadar sıklıkla yapılacağını izah edeceklerdir. Kişiye uygun, onun fizyolojik yapısına katkı sağlayacak alıştırmalar, işin özüdür. Fiziki alıştırmalar en etkili ve kolay tedavi yöntemidir. Doğru çalışmalarla diz, bel be sırttaki kas yapısı güçlendirilmekte ve böylece kıkırdak üzerine binen yük hafifletilmektedir. Sık sık ve gerekli süre dahilinde yapılan alıştırmaların en etkili sonucu verdiği bilinmektedir.

Fizyoterapistle görüşmem diyorsanız ne olursa olsun bir fiziksel aktivite yapın ancak bazı aktiviteler yarardan çok zarar verir dikkat. Atlamalı zıplamalı, uçmalı kaçmalı şeylerle zaten zedelenmiş kıkırdak yapısını daha da zorlamayın. Yüzmek, bisiklet sürmek, sandalyeye oturup kalkmak gibi şeyler deneyin.

‘Kaynımda da var aynısı’ diyenleri dinlemeyin lütfen. Boşu boşuna sağlığınızdan, malınızdan ve gururunuzdan olursunuz. Kaplıcalar yardımcı oluyor deyip sıcak su ile yapacağınız tedaviyi bir fizyoterapisten öneri alarak yapın.

Doğru ayakkabıyı giydiğinizden emin olun. Bazan yumuşatıcı tabanlıklar, ayak düzleşmesi sağlayan destek ürünleri yardımcı olur. Çok yüksek topuklu veya topuksuz ayakkabılar sorunu daha da büyütebilir.

Kilo verin. Verdiğiniz her kilo diz eklemlerinin ömrünü uzatır, ağrılarınızı hafifletir.

Yeyip içtiklerinize dikkat edin. Bol bol sebze meyve ve kuru yemiş yeyip, su için. Aşırı alkol sigara ve kahveden uzak durun.

Bir uzman doktor veya fizyoterapist ile görüşün. Onlar bu hastalık hakkında tanı koyup tedavi seçenekleri sunan tek yetkililerdir. Konunun uzmanı olmasam da konu hakkındaki verdiğim bilgiler, umarım sizlere bu problem ile başa çıkmak için karar verebilmenizde yardımcı olur.

Saygılarımla Hasan Durna

https://www.kitapyurdu.com/yazar/hasan-durna/192235.html

http://www.kitapavrupa.com/yazar/hasan-durna/192235.html

 

Bağırsaklarımız gerçekten de ikinci beyin mi?

Bağırsak

Sürekli konuşulan, popüler olduğu kadar hakkında birçok yanlış bilgilerin de olduğu bir konudan bahsedeyim bugün. Bağırsaklarımız ve midemizde yaşayan bakteriler ve onların ruh sağlığımıza etkisi.

Bağırsakların ilginç bir özelliği vücuttaki diğer tüm organlardan farklı olarak kendi başına karar verebilen bir organ olmasıdır.

Enterik sinir sistemi (ESS) bağırsaklar, mide, pankreas vb gibi organların etrafındaki otonom sinir sistemi olup, merkezi sinir sisteminden (MSS) bağımsız olarak çalışır ve kendi kararlarını verir. ESS sempatik ve parasempatik sinir sistemlerini ciddi biçimde etkiler.

En önemli fonksiyonlarından birisi de bağışıklık sistemi üzerindeki hayati rolüdür. İçerisinde 500 milyon nöronu barındıran sistem olan ESS (neredeyse omuriliğimizdeki nöronlar kadar) bilgi toplama, kas kontrolü, ani karar verme gibi birçok fonksiyonu gerçekleştirir.

Bağırsaklarımızda bizlerle birlikte yaşayan milyarlarca bakteri, iyi ve kötü bakteriler olarak gruplandırılırlar. Dışkımızın yarısı bu bakterilerden oluşturur. Tahminen 500 farklı tür yaşamaktadır sindirim sistemimizde ve toplamda 1-2 kilo civarındadır. Yüzde 99´u 30-40 farklı türde bakterilerden oluşur.

Bu bakteriler farklı gıdalarla beslenirler. İçimizdeki bakteri florasını korumak, beslenme kaynaklarımızın farklı türlerden oluşması ile mümkündür.  1800´lü yılların başlarında Amerikalı bir doktorun araştırmaları,William Beumont, karın ve bağırsak sağlığı ile ruh sağlığı arasındaki bağı irdelemektedir. Son yıllarda bu konu sadece diyetisyenlerin ve gastroentrologların değil psikiyatristlerin de ilgi odağı olmaktadır.

Kabaca mutluluk hormonu da diyebileceğimiz serotoninin neredeyse tamamı karın ve bağırsak sisteminde bulunur. Serotonin, sinir hücreleri (nöronlar) arasında elektrik sinyalleri taşımakla görevli bir nörotransmitterdir. Bağırsak hareketlerini, açlık tokluk hissini, büyüme hızını denetler. Depresyon, saldırganlık veya atıllık, cinsel güdü, uyku düzeni ve stres ile yakın ilişkisi olduğu belirlenmiştir.

Bağırsaklarımızdaki bazı bakterilerin salgıladığı nörotransmitter (serotonin, dopamin, adrenalin gibi) nöronlar vasıtasıyla beyne ulaştırılıp duygularımızı, düşüncelerimizi ve davranışlarımızı da etkilemektedir.

Bağırsak florasındaki düzensizlik, kişinin bağışıklık sisteminde hasara ve böylelikle hastalıklara daha yatkın olmaya götürür. İrritabl bağırsak sendromu, psikoloji ve mide/bağırsak arasındaki ilişkiye dair güzel bir örnektir.

Bağırsaktan kana geçen bazı maddeler, damarlardan beyne ulaşmakta ve stres yaratmakta. Stres ise bağırsağı olumsuz etkileyip o floradaki iyi bakteri sayısını azaltmakta ve nihayetinde beyinde acı, kaygı, korku, gibi duygular yaratmaktadır.

Bilim dünyasında bağırsak florasındaki bazı bakterileri artırıp bazı bakterileri azaltarak depresyon ve DEHB tedavisinde yeni metodlar bulunmaya çalışılan araştırmalar vardır.

Ancak ESS ve bağırsak/mide bakterilerilerinin rolünü gereksiz yere abartıp, psikolojik sorunların sadece doğru yemek yeme alışkanlıkları ile giderileceğine inanmak doğru değildir. İlerideki araştırmaların neyi göstereceği elbette yeni tedavi türlerini de olası kılmakta.

O gün gelene kadar, doğru yeme içmenin ve mide/bağırsak sağlığının üst düzeyde tutulmasının, asıl tedaviyi olumlu etkileyen ve iyileşme sürecini hızlandıran bir koşul olduğu bilinmelidir.

Batı dünyasındaki yaygınlaşan tedavi türlerinden birisi, sağlıklı bir insandan alınan bakteri florasının (yani bağırsaklardan alınan dışkının) hastaya nakli ile olmakta. Bu tedavi yapılmasa da günlük yaşamda kendi başına yapılacak başka şeyler de var.

Sağlıklı bir mide ve bağırsak sistemi için ne yapmalı?

  • Lifli besinler yemeye çalışın. Yetişkin bir insanın günlük ihtiyacı 30-40 gr. civarındadır. Meyve sebze tahıllardan edinilebir.
  • Turşu, kefir, şalgam, boza gibi mayalı yiyecekler midemizdeki yararlı bakterilerin de gıdasıdır.
  • Tabağınız rengarenk olsun. Yani tekdüze yemek yemekten (sadece hamur işi, sadece et, sadece sebze vs) kaçının. Tüm besinlerden azar azar da olsa yemeye çalışın.
  • Düzenli spor yapın. Günlük spor alışkanlıklarının ne kadar önemli olduğu hakkındaki  fikirlerimi başka bir yazının konusu olarak yarınlara saklayayım.
  • Uykunuza dikkat edin. Elbette bu konuda uyku ve ESS arasında yumurta ve tavuk ilişkisi olsa da yardımcı tedbirlerle, iyi işleyen bir uyku düzenine kavuşmaya çalışın.
  • Zararlı şeker, gereksiz antibiyotik kullanımı, hormonlu ve katkı maddeli yiyeceklerden uzak durun.
  • Fazla alkol, kahve, çay, aşırı baharattan uzak durun.
  • Stres vücutta kortizolu arttırıp yararlı bakterileri öldürür. Stresle başa çıkma alıştırmalarını uygulayın.

 

Yukarıda da belirttiğim gibi bu mekanizmanın işleyişini ne abartarak ne de hor görerek sağlıklı sonuca ulaşılabilir.

Saygılarımla…

Hasan Durna

https://www.kitapyurdu.com/yazar/hasan-durna/192235.html

http://www.kitapavrupa.com/yazar/hasan-durna/192235.html